|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« : 17 Nisan 2007, 19:17:34 » |
|
Osmanlı padişahı (2)''Osmanlı İmparatorluğu 600 yılı kolay yaşamadı. Bu tarihi gerek vatandaş gerek tarihçi olarak değerlendirmek de kolay değildir. Bu yüzden ucuzcu ve toptancı hükümlerden kaçınılmalıdır''Osmanlı padişahının meşruiyeti yani hakimiyetinin kaynağı Allah'tan gelir. Bu, bütün hükümdarlar için böyledir. Hakimiyetini milletten alan, yani Fransızların imparatoru (Napolyon Bonaparte veya III. Napolyon) ya da Belçikalıların kralı gibi vatandaş hakimiyetine dayanan hükümdarlık ihtilaller çağı olan 19'uncu yüzyıla ait bir keyfiyettir. Başlangıçta Yunanistan kralını da "Helenlerin kralı" unvanı ile donatmak istediklerinde, Devlet-i Aliyye yani padişah ve Bab-ı Ali bizim topraklarımızdaki Helenlerin hükümdarı değilsiniz deyip bu unvanın kullanılmasını kabul etmedi ve başka ülkelerden de destek gördü. Dolayısıyla Yunan hükümdarı, "Yunanistan Kralı" unvanını kullandı. Osmanlı padişahları Osmanlı mülkünün sahibiydiler ama hiçbir zaman bir avuç toprağı kızını evlendirirken karşı tarafa çeyiz diye vermediler. Zaten yabancı hanedanlarla, hatta yerli hanedanlarla kız alıp verme usulü erkenden terk edildi ve yerleşemedi. Bu gibi evliliklerle doğan akrabalıklar hanedan tarafından Osmanlı hakimiyeti için tehlikeli görülmüştür. 17-18'inci yüzyıllarda en yaşlı (kıdemli) erkek hanedan üyesinin tahta çıkması, yani senioritas usulü 19'uncu yüzyılda hem hanedanın bazı üyelerinin hem de Bab-ı Ali'nin canını sıkmaya başlamıştı; ne de olsa padişahın uzayan ömrü dolayısıyla ortada dolaşan yaşlı bir veliaht prensi kimse görmek istemiyordu. [img]http://www.milliyet.com.tr/2007/08/22/pazar/resim/yazortay.jpg[img] [/b]Sultan III.Selim
Hayranlık uyandırdılar
Ne var ki, ya Sultan Abdülmecid ya da Sultan Abdülaziz'in soyundan yaşlı prensler taht adayı olarak bulunuyordu. Doğrusu b%
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 22 Ağustos 2007, 10:38:26 Gönderen: VeLi-CiH@N »
|
Logged
|
|
|
|
 |
Sponsor Bağlantı |
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #1 : 19 Nisan 2007, 19:25:44 » |
|
 ve ilk yazıyla başlaıyorum hayırlı olsun... SARAY OKULU ENDERUNEnderun tarihte görülen en özgün imparatorluk okuludur. 14-15 yaşlarındaki gençler burada edebiyat, Arapça-Farsça ve Kuran ilimlerinin yanı sıra hizmet ederek saray hayatının kurallarını öğrenirdi Enderun "sarayın iç kısmı" demektir; gerçekten de bu Farsça kelime ile Babüssaade dediğimiz kapıdan girince sarayın padişah evi diyebileceğimiz kısmı başlar. Enderun bir avlu etrafındaki çepeçevre koğuşlardan oluşan, ortasında Arz Odası dediğimiz, padişahın elçileri ve vezirleri ve özellikle veziri azamı kabul ettiği hoş bina ve Üçüncü Ahmed'in yaptırdığı zarif bir mücevher kutusu gibi kütüphane bulunur. Osmanlı saltanatını temsil eden Babüssaade yani "saadet kapısı" ismi hoş bir temenniden çok bir beynelmilellik iddiası taşır. Buradan girdiğimizde sağ tarafımızda kalan küçük ve büyük Enderun odaları; 9-11 yaşlarında devşirilen çocukların zeka ve fizik bakımından en dikkat çekenlerinin ilk elde yerleştirildiği Edirne Sarayı, Galata Sarayı gibi okullarda eğitilen ve bunlar arasından seçilenlerin alındığı bir anlamda ilk sınıflardır. Enderun'un ne olduğu da burada anlaşılıyor. Yeryüzü tarihinin en özgün imparatorluk okuludur. 14-15 yaşındaki gençlerin bir yanda edebiyat, biraz Arapça-Farsça, Kuran ilimleri, hüsnühat ve özellikle spor dışında ama ön planda hizmet ederek sarayın yaşam kurallarını öğrendikleri görülür. Bu ilk iki odanın öğrencilerine çok cüzi bir maaş, yılda iki kat elbise verilir. Eteklerini bellerine soktukları için "dolamalılar" denen bu müptediler veya başlangıç Enderunluları, odabaşılarının olumlu reyiyle ve padişahın tasdikiyle üst sınıfa yani "seferli", "kilerli", "hazineli" ve "hasodalılar" rütbesine yükselerek "kaftanlılar" grubunu meydana getirirler. Hiç şüphesiz, sarayın mareşali yani vezaret rütbesindeki "hasodabaşı"nın yönettiği "hasodalılar", Enderun ağalarının en seçkin zümresini oluştururlar. Hiçbir yerde görülmeyecek sembolleri vardır. Mesela, Enderun'daki Ağalar Camii'nin çini panolarla donanmış kısmında bunlar padişahla birlikte vakit namazlarını kılarlar. Caminin düz badanalı diğer kısmında ise öteki koğuş ağaları namaz kılar. Rütbenin kılık-kıyafet ve hitabet dışında ibadet mahalline kadar yansıması belki ancak burada görülür. Ağaların laubali hitapları ve tavırları ağır cezalandırılırdı Enderun'un ilk iki odasından sonra terfi edilen Seferli Koğuşu, 17'nci yüzyılda Dördüncü Murad'ın koğuştaki ağaları sefere götürmesinden sonra ortaya çıkmıştır. "Kilerli" ve "Hazinedar" koğuşundakiler saray dışı hizmetlere tayin edildiklerinde yani "Birun"a çıktıklarında sırasıyla sancakbeyi, hatta beylerbeyi rütbesi ile işe başlarlardı. Enderun'daki ağaların laubali hitap, edepsiz tavırlar göstermeleri, serkeşlik etmeleri, sıkı giyim kurallarının dışına çıkmaları şiddetle cezalandırılırdı. Bununla birlikte Enderun'daki ağaların yani genç talebelerin birbirlerine taktıkları lâkap hayat boyu üzerlerinde kalmıştır. "Tabanıyassı", "Boynueğri", "Semiz" gibi vücut kusurlarını, "Öküz", "Kalaylıkoz", "Yahnikapan" gibi karakter zafiyeti gösteren lâkapları taşıyan vezir ve veziri azamları hatırlarız. Bu anane Galatasaray'da ve Mülkiye'de de devam etmiştir. Hasodalılar seçkin konumlarından dolayı çinilerle kaplı bölümlerde, "Emanat-ı Mukaddese" dediğimiz peygamber ve halife emanetlerini de muhafaza ederlerdi. Şaşılacak bir tesadüf değil: Valide Sultan'ın yönettiği Harem-i Hümayun'da da gerek zenci hadımağaları gerek cariyeler arasındaki terfi ve görevlerde de bir paralellik göze çarpardı. Mesela, Harem'deki "hazinedar usta", muhtemelen güzel olmayan ama aklıyla buraya yükselen bir rütbeliydi. Osmanlı, Enderun ve Harem'de kan asaletine değil liyakat ve tırmanmaya yeteneği olan insanlardan oluşan bir yönetici ve saraylılar zümresi yaratmıştır. Yatılı burslu kurumların yaratılmasını da kolaylaştırdı Törenlerde ve sarayın dışında kılıç alayı, cuma selâmlığı gibi seferlerde Enderunluların zaten buraya gelmelerine neden olan fiziki heybetleri dışında kılık-kıyafetleri ve özellikle "peyk" denen refakatçilerin sorguçları sadece etraftaki halkı değil, başkente gelen ecnebileri bile çarpmıştır. Seyahatnamelerde, Osmanlı törenlerindeki devletluların bakır baskı gravürleri bulunmayanları pek azdır. Tevekkeli değil, meşhur nüktedir. Bu mutantan alayı seyreden fakir Bektaşi dervişi göğe bakmış; "Hey Allahım, bir padişahın kullarına bak, bir de şu fakir kulunun haline..." Enderun, Osmanlı'da devlet adamı yetiştirme geleneğinin özgünlüğünü temsil ederdi. Bu yaratıcılık, 19'uncu yüzyılda Galatasaray gibi, Mülkiye gibi idareci mekteplerinin yanında Tıbbiye, Baytar Mektebi, Mühendis Mektebi gibi yatılı burslu kurumların yaratılmasını da kolaylaştıran bir ananedir.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 20 Nisan 2007, 12:04:09 Gönderen: VeLi-CiH@N »
|
Logged
|
|
|
|
|
byılgazlı
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #2 : 19 Nisan 2007, 20:31:21 » |
|
gzl paylaşım emegine saglık veli kardeşim
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #3 : 27 Nisan 2007, 17:08:17 » |
|
DİVAN-I HÜMAYUNSize zaman zaman Topkapı Sarayı'nın bölümlerinden söz etmek isterim. Bu ilginç saray yeryüzünün en özgün hükümdar evidir. İmparatorluk bürokrasisini temsil eden anıtlardandır. Mütevazı ama çarpıcı ve her şeyden önce güzeldir. Denizden bakıldığında ise muhteşemdir. Amaç da budur. İhtişamının ilginç bir noktası da Ayasofya ve Sultanahmet gibi anıtların minareleri ile boy ölçüşen Adalet Kasrı'dır. Yani Divan-ı Hümayun'a profilini veren Rönesans üslubundaki bu kule yüksekliğinden çok zarafetiyle sarayı temsil eder. Yangından sonra 17'nci yüzyılda kâgir olarak inşa edilmiştir. Osmanlı döneminin bütün saraylarında; Bahçesaray'daki Hansaray'da, Edirne Sarayı'nda hatta 18'inci yüzyılda ünlü ayan konaklarında bunun benzeri kuleler vardı. Ama hiçbiri böyle değildir ve Osmanlı merkez teşkilatının en önemli organına Kubbealtı, bu organın üyelerine Kubbenişin rical dendiğini hatırlarsak, devleti isimlendirmiştir. Divan-ı Hümayun Farsça bir tamlamadır. Divan çok açık ki Sami asıllı bir deyim; bir defteri ve dildeki dönüşümle bir büroyu ifade ediyor. Ama İran imparatorluklarında çok yerleşmiş. Belirli işlere bakan bir meclis ve bakanlık demektir. Hümayun İran'da emperyal anlamında. Divan-ı Hümayun 15-16'ncı Osmanlı asırları boyunca bilinen dünyanın politikasının yönlendirildiği bir yerdi. Hiçbir zaman Osmanlı kanunu onun yapısını ve görevini ayrıntılarıyla ve bükülmez bir şekilde tespit etmiş değildir ama Osmanlı'da söze ve padişah fiiline dayanan anane o zamanki deyimle "ecdad ve eba-i izam" (yüce dedelerimiz ve babalarımız) zamanından beri uygulanagelmiştir. 16'ncı yüzyılda haftada dört gün toplanan, 18'inci yüzyılda ise bir gün zor toplanan bir kurul haline dönüştü. Güya Müslümanların tatil günü denen cumaları en yoğun çalışma günüydü. Divan-ı Hümayun temyiz davalarına bakardı, halkın müracaatlarını dinlerdi. Dahası, ihtida eden yani Müslümanlığa geçenlere divan toplantısı sonunda 50 akçe destek parası verilirdi. Eski toplumda din değiştiren biri bütün akrabalarını, cemaatini hatta tezgahını gözden çıkarmış demektir. Bu nedenle dul kadın veya yalnız ihtiyarlara ev ve geçim imkanı dahi sağlanırdı. Divan-ı Hümayun'da savaşa ve barışa karar verilirdi. Tabii bu kararları tasdik edecek kişi padişahtı. Müftü de kararı berkitecek fetvayı verirdi. Divanda dört bir köşeyi ve her şeyi ilgilendiren kararlar alınırdı. 10 yıldır Başbakanlık arşivimiz bu kayıtları yani "Mühimme Defteri" denen eserleri neşrediyor. 16'ncı yüzyılın bir dünya imparatorluğunun tarihini buradan izlemek mümkündür. Ama divanda ne padişah ne de sonraları şeyhülislam dediğimiz müftü bulunurdu. Şeyhülislamların kabine toplantılarına katılması 19'uncu yüzyıla mahsus bir vakıadır. Fatih Sultan Mehmet'ten beri Osmanlı padişahları divan toplantılarını bir hücreden izler; tıpkı İspanya krallarının üniversal şurayı, Moskova çarlarının Kremlin'deki boyarlar meclisini izlemesi gibi. Padişah III. Selim'in sık sık yaptığı gibi kafese vurup divanı dağıtabilirlerdi. O zaman divan üyeleri ve sadrazam Arz Odası'na arza koşardı. Güya II. Mehmet'in Bursa veya Edirne zamanında, dervişin biri divanın ortasına sızıp "Padişah kangınız?" diye sormuş. Artık imparatorluk çağında böyle ölçüsü kaçmış aşiret demokrasisine tahammül edilemezdi. Padişahlar divan toplantılarından çekildi. Divan-ı Hümayun toplantıları üyelerin sabah namazını Ayasofya Camii'nde kılmalarından sonra başlardı. Ayrıntılı bir törenle orta kapı olan Bab-üs Selam önündeki hiyerarşik selamlaşma ve alkış ile rütbeye göre orta avluya girerlerdi. Burada herkes attan inerdi. 1739 senesinde Belgrad Barışı'ndan zaferle dönen İvaz Mehmet Paşa'ya I. Mahmut'un istisnai atıfeti dolayısıyla atla girme dışında böyle bir vaka pek görülmez. Divanın başı veziriazamdı; kendisini dört adet kubbealtı veziri yani imparatorluk mareşalleri takip ederdi. Yeniçeri ağası eğer vezir rütbesinde değilse divanda oturmazdı. Kaptan paşa mutlaka bulunurdu. Asıl baş köşede oturanlar Anadolu ve Rumeli kazaskerleriydi. Osmanlı yargı teşkilatı ve taşranın idaresi bu iki memura tabi idi. Divanın bir üyesi defterdardı. Bugünün aksine maliyeciler kelle koltukta çalışan adamlardı. Herhalde ananenin yansıması olacak ki, 1961'de başvekil ve hariciye vekiliyle birlikte maliye vekili de idam edildi. Hiç şüphesiz bir diğer önemli üye nişancıydı. Askeri imparatorluğun tımar ve zeamet sistemi 10 binlerce tımarlı ve zaimin kayıt ve kaderi onun adaletli ve düzgün işlevlerine bakardı. Başyardımcısı reis-ül küttab ve ona bağlı divan tercümanları ayakta beklerlerdi, sefir süferanın görüşmeleri ve harici meseleler sorulduğunda arzda bulunmaları için... Fenerli beyler imparatorluğun Hıristiyan memurlarıydı ve çok kimsenin zannettiği gibi Helen asıllı değillerdi. İçlerinde mebzul Romen asıllılar, Bulgar, Hıristiyan Arnavut, İtalyan hatta 13'üncü yüzyıldaki Haçlı istilasından Latin kökenli aileler de vardı. Yunan ayaklanmasından sonra bu zümre tasfiye edildi. Yerlerini Ahmet Vefik Paşa'nın ailesi olan Bulgarzade Yahya gibi Müslüman asıllılar ve Sahak Ebro gibi Ermeni asıllılar aldı. 16'ncı yüzyıl Osmanlı nişancıları edip ve alim kişilikleri ile dikkati çekmişlerdir. En büyüklerinden biri Koca Nişancı da denen Celalzade Mustafa idi. Celalzade Mustafa edip üsluplu tarihi "Tabakat-ül Memalik ve Deracat-ül Mesalik" ile tanınır. Onun kaleme aldığı name ve bazı fermanları okumak tarih öğrencilerine 16'ncı yüzyıl dilinde ve edebiyatında ustalık kazandırır. Muhteşem kubbenin gölgesinde sarayın orta avlusu devletin ve milletin yaşadığı tarihin ihtişamını aksettirir. Üç ayda bir yeniçerilerin ulufeleri dağıtıldığında Divan-ı Hümayun toplanır, orta avluda yeniçeri kalabalığının çektiği gulbank, yani kopardıkları sanatkârane vaveyla ve gulgule yeri göğü inletirdi. Bu ortamda başkentteki sefirler de hazır bulunurdu. Bu üç aylık törenlere Galabe Divanı denir. Hiç şüphesiz ki ne divanın ne padişahın otoritesinin kaale alındığı isyankar, zoraki toplantılar da olurdu. Yeniçeriler orta avluyu doldurur, padişahı Ayak Divanı'na çağırırdı. Bunların çoğunun ne olduğunu, nasıl bittiğini biliyoruz; Hafız Paşa, Hezarpara (Bin parça) Ahmet Paşa gibi bazı devlet adamlarının başı pahasına kalabalık dağılırdı.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #4 : 06 Mayıs 2007, 19:36:27 » |
|
 Prof.Dr.İlber Ortaylı hocam ile laiklik ve din üzerine [youtube=425,350]G02Nv0wTpMQ[/youtube]
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Üye Grubu : Bizden Biri
Yaş : 19
Cinsiyet : 
Nerden : BURSA
Kayıt Tarihi : 09 Nisan 2007, 09:11:21
Mesaj Sayısı : 414
Konu Sayısı : 237
Üye No : 67
Rep Gücü : Rep: 28
Offline
|
 |
« Yanıtla #5 : 06 Mayıs 2007, 19:40:17 » |
|
gerçektende çok bilgili ve deneyimli bir eğitmen paylaştığın için sağol
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #6 : 12 Mayıs 2007, 14:06:48 » |
|
 [youtube=425,350]ni30tktZxxk[/youtube]
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 12 Mayıs 2007, 14:17:10 Gönderen: VeLi-CiH@N »
|
Logged
|
|
|
|
|
Administrator
Üye Grubu : Pro.
Cinsiyet : 
Nerden :
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:12:33
Mesaj Sayısı : 1812
Konu Sayısı : 845
Üye No : 1
Rep Gücü : Rep: 1338
Online
|
 |
« Yanıtla #7 : 12 Mayıs 2007, 14:14:14 » |
|
teşekkürler..
|
|
|
|
|
Logged
|
Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, nefis seni batıl ile meşgul eder
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #8 : 17 Mayıs 2007, 13:30:54 » |
|
Prof. Dr. İLBER ORTAYLI İLE TARİH VE BİZ KONULU SÖYLEŞİ 1.BÖLÜM Tarihle, tarihiyle problemli bir görüntümüz var son on yıllarda. Tarih nerede duruyor, biz nerede duruyoruz? Tarihin içinde miyiz, dışındamı... Ya da aynı anda ikisi birden mi? Nedir tarih karşısındaki duruşumuz? Tarih karşısındaki durumumuz ne olmalıdır şeklinde tayin edemiyoruz. Çünkü tarih doğrudan doğruya meraka bağlı bir şey. Merak edenler için orada çok önemli bir tarih var. Merakı biraz da varlık problemi üzerine düşünme bağlamında kullanıyorum. Böyle düşünme eylemimiz yoksa, buna ilişkin merakınız yoksa, tarih sizin için geçmişte kalmış olan bir şeydir. Ben yine de merakı hangi faktörlerin tayin ettiğini bilemiyorum, kimsenin de bildiği kanısında değilim. Ama bazı insanlar ve bu bazı insanlar hep varlar, geçmişi tıpkı hali tarif yetenek doğuştan verilmiş. Bu bir özelllik. Yani, şu anda mevcut olmayanı bir şekilde bilgi olarak edinip, bunun üzerinde konuşmak. Tarihin içinde miyiz, tarihin dışında mıyız derseniz bende şöyle söylerim: Tarih realitedir ondan kaçamayız. Yani tarihçi olunmaz tarihçi doğulur kanısındamısınız? Evet. Demek ki tarihçi olmak, belirgin bir iletişim geleneği istiyo, belirgin bir şekilde konuşma yeteneği istiyor ve asıl önemlisi kuvvetli bir hafıza istiyor. Bu özelliklerin hepsinin toplanması veya yoktan var edilmesi ve gelşitirilmesi mümkün değil. Onun için galiba tarihçi olunmaz, doğulur diyorum. Müzisyen doğulur, ressam doğulur, sporcu doğulur aslında. Sonraki antreman insanları belirli bir yere kadar götürebilir. Esas olan kendi cevherimizdir, ona inanıyorum. O cevheri ortaya çıkartan şey nedir? Herkes kendinde bu cevheri görme, keşfetme, kabiliyet ve imkanına sahip mi ? Yaşanılan olaylar olabilir, bulunduğunuz siyasi ortam olabilir, ama bu keşifte asıl önemli olan estetik anlayışınızdır. Estetik anlayışınızla alemi nasıl algıladığınız belli olur. Belirli bir zamanı bir imaj olarak algılayabilme düşünebilme ve kendini çekebilmelidir. Fakat şu anlamda çok zor zanaattir. Benim zamanımda bilhassa mesela bir kadın tarihçi olmak isterse çok zordu. Yani o hiçbir şekilde yurt gezisi yapamamış, bir kız çocuğu nasıl yapar, bir yerden bir yere gitmesi aile iznine ve bir takım gürültüye merbuttur. Garip bir kıyafetle ve yanıbaşında enstrüman çalan bir arkadaşla bu iş olacak değil daha geniş imkanlar lazım. O imkanlar nedir? Maalesef Türkiye’de erkek olmayan ne Anadolu’yu gezebilir, ne birtakım asar-ı atikayı tatbik edebilirdi. Sizi tarihçiliğe yönlendiren etkenler hasletler nelerdir? O cevheri nasıl keşfettiniz? Ben onun farkında değilim. Her halde geçmişe merak. İlk önce kendi estetiği içinde yabancı bir dünya görünüyor tarih. Kendi yaşadığı dönemde değerlerin kaybolup gitmesiyle insanın bir başka ortama gitmesi söz konusu oluyor. Zannediyorum halden memnun olmama ve çok küçük yaştan itibaren bir nostaljiye, mevcut durumdan kurtulmak için kendine yeni bir dünya aramak, bende bunun tesiri olmuştur. Tarihçi olmamda. Bir de kuvvetli resim kabiliyetime bağlıyorum. Güzel resim yapardım. Tabii ki tarihi eser dikkatimi çekiyor, onda dolayı tarihe girme ve yönelme de var. Halden memnun olmamaktan kastınız nedir? Mesela 1950’lerin dünyasının beni çok sıktığı kanısındayım. Ellilerin dünyasında yayılan müziğini sevmem. Amerika’da dalgalanan müziği sevmem oradan gelen müziği sevmem, oradan gelen cazı sevmem, oradan gelen musikiyi sevmem. Ellilerin kılık kıyafetini sevmem. Ellilerin otomobil dizaynını telefon dizaynının sevmem. Böyle bir ortam beni çok sıkmış olmalı ki, ben eski Avrupa’yı eski Orta Doğu’yu aramışımdır. Bugün değişen bir şey var mı? Bugün bu durum devam ediyor. Dünya kirlenme içinde. Bizi cezbeden değişen bir şey yok. O yüzden her her halde ve hala çocukluğumun İstanbul’undaki o güzel zamanlarda yaşıyorum. DEVAMI HAFTAYA!!!!
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 17 Mayıs 2007, 18:22:22 Gönderen: VeLi-CiH@N »
|
Logged
|
|
|
|
|
Administrator
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 29
Cinsiyet : 
Nerden : Kocaeli
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:15:21
Mesaj Sayısı : 3091
Konu Sayısı : 838
Üye No : 4
Rep Gücü : Rep: 1632
Online
|
 |
« Yanıtla #9 : 17 Mayıs 2007, 15:42:36 » |
|
Emeğine sağlık ..renkli ve kademe kademe yerleştirisen daha okunaklı görünür ..böyle bilgilendirici yazıları üyelerimize kazandıralım
|
|
|
|
|
Logged
|
______________________________________
|
|
|
|
Administrator
Üye Grubu : Bağımlı
Nerden :
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:14:16
Mesaj Sayısı : 589
Konu Sayısı : 139
Üye No : 2
Rep Gücü : Rep: 1259
Offline
|
 |
« Yanıtla #10 : 17 Mayıs 2007, 16:20:19 » |
|
Çok teşekkürler. Bu ülkenin yetiştirdiği en büyük tarihçilerden biri olan İber Hoca'nın yazılarını okumak çok güzel 
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #11 : 25 Mayıs 2007, 11:40:19 » |
|
Prof. Dr. İLBER ORTAYLI İLE TARİH VE BİZ KONULU SÖYLEŞİ 2.BÖLÜM “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” çalışmanızın başında bir cümle dikkatimi çekti: “Ülkemizin tarihçileri yarım yüzyıldır bütün engellemelere rağmen...” diye devam ediyor. Nedir bu tarihçinin karşısına çıkan engeller? Tarihçinin karşısına çıkan engellerden bir tanesi siyasi fikir hürriyetidir. Siyasi fikir hürriyeti bizde sadece ve sadece devlet ve onun polisi, savcısı tarafından kısıtlanıyor gibi algılanır ve öyle gösterilir. Siyasi fikir hürriyetini baltalayanlar bizde bizzat vatandaşların kendileridir. Nasıl? İnsanlar işlerine gelmeyen fikir sahiplerini çok tenkit ederler, onu koruyanlar da öbür vatandaşlardır. Dolayısıyla bizde bir fikir adamının, bir sanatçının tarafsız kalması mümkün değildir, bir tarafa kapaklanır. Mesela siz sol kesimin işine gelmeyen bir tarih yazın veya sağ kesimin işine gelmeyen bir tarih yazın ve terminoloji getirin, bakın ne kadar çok tenkit alacaksınız. İşte bu olduğu takdirde bu memleketlerde yaşamanın imkansıza yakın zor olduğunu hepimiz bilirsiniz. Tarihçinin halkın % 50’yi belki 60’ı Türkmen’dir. Belki yüzde 10’u Kıpçak Türk’ü gerisi muhtelif etnisitelerden. Ve bu bir Osmanlılık içinde kaynamış gitmiş. Burada bir milliyetçilik yapmak zorundasınız, tarih sizi bu noktaya getirmiş orada bir seçim hakkı yok; biz Türk milliyetçiliği yapalım mı yapmayalım mı? diyemezsiniz. Çünkü tarih bu toplumu en azından 1877-78 ve 93 muharebesinden beri buna zorluyor. Yani İmparatorluk yıkılır, o ayrı, fakat ana vatan topraklarımızı kaybetmeye başladığımız an milliyetçilik gelir, orada artık Osmanlılık iflas etmeye başlar. Ondan kaçamazsınız. Bunları nasıl okuyacağınız da bir engel. Siyasi engeller var mı? Siyasi engeller de var. Ama, tarihçinin karşısında duran çok önemli birisi de şöyle formüle edilebilir. Tarihçiye engel tarihçi meslektaşında gelir, okumuştan gelir, şunu diyemezsin, bunu diyemezsin derler. Bir şey dediğin an, bir tarafın adamı olursun. Onun için bu gibi memleketlerde o anlamda geniş tarihi sentez ve yorum yapılamaz. Peki ne yapılır bu memleketlerde? Bu memlekette yapılacak iş, bilinmeyen tarihi bildirmektir. Bizim daha tarihimizin gerçekleri ortaya çıkaramamıştır. Bunları ortaya çıkardığın zaman ortaya çıkan gerçekler bir kere insanları heyecanlandırır. Bunu yapmak zorundasınız. Bilinmeyen gerçekler. Bunlar ne zaman bu memlekette bilinebilir olabilir? Araştırmanız lazım. Fransa tarihinde İngiltere tarihinde. Almanya tarihinde üzerinde ciltler yazılan konular bu memlekette bilinmez. Mesela, bir mahalle idaresi nedir? Türkiye’de bilinmez, çok az bilgimiz vardır, bol spekülasyon ve hikaye anlatırız. Böyle garip garip şeyler buluyoruz, mesela bir mezar taşı okuyorsun, mezar taşının üzerinde bir mahalle lafı geçiyor. Daha geçen gün okudum Cerrahpaşa Camii’nin haziresindeki bir mezar taşına. Bilmediğim bir müessese çıktı karşıma. Şimdi böyle bir şey olmaz. Fransa tarihinde, Alman tarihinde, İngiliz tarihinde. Böyle şeyler bilinir. Tarihe yaklaşımınızı belirleyen şey, çıkarlarımıza geldiği gibi, mantığı olursa ve bu mantık mutlak iyi ya da mutlak kötü gibi kategorik bir zihinsel şablon oluşturuyorsa, bu tür bir tarih okunmasından ortaya ne çıkar? Böyle bir reddiye-methiye, tarihi ayıklayarak bakma mantığı var. Sırf Türkiye’de değil bir sürü ülkelerde var. Bunlar daha çok Balkan ülkelerinde, fakat asıl felaketi Sovyet artığı ülkeler var. Demek ki bu Rus histografisisi ve Sovyet Marksizmi hiçbir halta yaramamış geride birtakım iptidai bakışlı insanlar bırakmıştır. Tarihe böyle bakarak efsaneler yaratılır. Rusya’da bugün öyle insanlar var ki neredeyse fiction yapıyorlar tarih diye. Bunlardan birisi akademinin matematik profesörlerinden, fena bir matemaktikçi de değilmiş. Fakat anlaşılan matematik tıkandı ve fazla ümidi yok ki, mesela Korkunç İvan’la Kanuni Süleyman’ın aynı adam olduğunu iddia ediyor. Böyle garip fictionlarla tarih yazıyor, bunlar kabul görüyor, taraftar topluyor, bu kitaplar okunabiliyor. Bunu yapan da Ruslar, o camiada en uygun en çok kafa yormuşu, mürekkep akıtmışı. Adamın biri çıkıyor Müslümanlardan, Büyük Petro Türkiye’de esir oldu diyor. Adamın biri çıkıyor “ Kahveyi Araplar getirdi Brezilyadan diyor. Öbürü çıkıyor diyor ki, “Bugünkü Kazak-Tatarların aslı Bulgarlardır.” diyor. Özbekler Timur’un ahfadı” diyor. Halbuki Özbekler daha sonra indi aşağıya, Timur ve torunları da hiç hoşlanmıyor bu takımdan. Bu da mesela Özbekistan’ın milli tarihi oluyor. Bir kısımına sorarsan taa İran’ın batısına kadar zaten hepsi Taciklerin elindeydi. Böyle ilanihaye abartılmış, gerçek dışı unsurlarla yazılmış tarihler var. İnsan şaşıyor. Problem var, yok değil. Bu hakikaten gülünç ve rahatsız edici. DEVAMI HAFTAYA!!!!!
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 25 Mayıs 2007, 12:49:42 Gönderen: VeLi-CiH@N »
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #12 : 31 Mayıs 2007, 13:05:51 » |
|
Prof. Dr. İLBER ORTAYLI İLE TARİH VE BİZ KONULU SÖYLEŞİ 3.BÖLÜM Türkiye’de bu problemin varlık zeminini oluşturan besleyen sebepler nelerdir?
Tarih hiçbir şekilde bu millete okutulmamıştır, benimsetilmemiştir ve sevdirilmemiştir. Tarih bilmemekten dolayı bir kere tarih reddetme vardır. Bu çok barizdir. Bazı tarihçilerimiz vardır diyorlar ki mesela, “Osmanlılar Arapça kullanmış, Farsça kullanmış”. Halbuki Osmanlı’nın Arapça bilen, bugün bizim İngilizce bilenimiz kadardır. Bunun sıkıntısını çekmişlerdir. İşte diyor “Dilimizi ihmal etmiş.” Ne edecek? Başka dil bildiği yok ki adamın. Yine diyor ki; “Yobazlar çok hakimdi, bizi geri bıraktırmışlar.” Evet bir yobaz var. Yobazsız toplum olmaz; ama Osmanlı, yobazı kılıçla bir anda da kaldırmayı bilendir. Üstünavi Mehmet Efendi taifesine Köprülü’nün yaptığı belli. Osmanlı idaresi bu konuda kimseye papuç bırakmaz. Bu tür yaklaşımlar hep yanlış şeyler. Birtakım adamlar hep işin kolayına kaçıyorlar. Tarih isteseniz de, istemeseniz de orada sizin küplerinizde duruyor. Tarih cehaleten dolayı “reddettim”deyince reddedildi. Zannediyor ki, adam, pasta keser gibi bir tarih yapabilir. Mümkün değil.Böyle bir şey olabilir mi? Bir kere cumhuriyeti kuranlar Osmanlı paşaları. Osmanlı Erkan-ı Harbiye’si cumhuriyeti kuranlar bunlar. Demek ki, bir reddi miras sosyal düşünceye sosyal realiteye uymayan bir şey. Tarihi tanımama bugünün çok önemli bir sorunudur. Dolayısıyla bilgisizlikten ileri gelen bir itme var. Bilgisizliği meşrulaştırma çabası. O halde bizde tarihe şartlı ve ön yargılı bir bakışın yanında bir de cehalet engeli var.
Türkiye bugün Latince ve Yunanca filolojisi olmayan bir memleket. Bu memlekette kimse Yunanca ve Latincenin kayda değer uzmanı değildir. Bir iki arkadaşımız hariç. Burada bir Latin, Yunan uzman yoktur. Bu, memleketin tarihi bir dönemidir değil mi? Bu yüzden Batı kültürüne inememiştir. Hristiyanlık bilmeyiz. Bizde hiçbir şekilde Hristiyan uzmanı yoktur. Ne gerici denen ne de ilerici denen arkadaşlar arasında iyi bir Hristiyanlık uzmanımız yoktur. Biz Batılılık ve Batı tarihi falan da bilmeyiz. Yunanca, Latince, Fransızca, İngilizce; aydınların değil, liman hamalı ve otel resepsiyonistlerinin, Fransızcasıdır, İngilizcesidir. Türk milleti maalesef tarih bilgisinden uzak tarih şuuruna sahip olmayan bir millettir. Bu millet insanları şu anda sol kanatta da, sağ kanatta da maalesef tarihin kendisiyle değil, kendilerine göre yerine yazılmış, yenini inşa edilmiş bir tarihle düşünmeyi tercih ederler ve gerçek anlamda bir tarih bilgisinin getirebileceği bir üslup da yoktur. Tarihi yazanların tarih bilmediği metinlerinden ve tercümelerinden anlaşılır. Birkaç kişi bunun dışındadır. Yani tarihe farklı bakılabilir; fakat bunun bazı kıstasları olmalı öyle mi?Her yerde tarihe farklı açılardan bakılır. Türkiye de bunun istisnası değil. Burada mühim olan bakışta asgari müşterektir. O da tarihin bilim olan tarafıdır. Yani adamın biri farklı bakarken ilmi malzeme kullanmalıdır ve bunu da ahlaklı bir şekilde kullanmalıdır. Bir kere bu işin ilmine ve ilmi malzemesine sahip olduktan sonra hangi açıdan bakarsa baksın tarihe. Cahilce bu sahaya girenlere gülerler. Yani adam İstanbul kuşatmasını büyütmeyelim diye bir eser yazabilir. Herkes Fatih Sultan Mehmet’i göklere çıkarmak zorunda değildir. Herkes İstanbul’un fethine kasideler yazmak dorunda da değildir, olabilir. Fakat sen bunları yok ederken, bir takım kaynakları da bilmek zorundasın. Hiç de Türk dostu olmayan Fatih dostu olmayan yabancı adamların yapamadığını, bizim yerli adamlar o kadar kolay yapıyor ki, hayret ediyorsunuz. Nasıl yapıyor? Bakıyorsun kullandığı malzemeye, bir takım ikinci el Türkçe kaynaklar. Hiçbir şekilde ne bir kitabe okumuş, ne bir vekayiname okumuş, ne çağdaş notları okumuş. Hiçbir şey yok. Böyle olmaz. Yahut aksini alalım, bunun tersi noktada yer alan bir arkadaş da oturuyor Osmanlı tarihinin müessesselerini göklere çıkarıyor, her sayfasında birkaç yanlış var, maddi yanlış. Tarihçinin kaynakları iyi kullanması lazım, kendi tezini hurda laflarla mesnetsiz laflarla, vesikasız iddialarla ve yahut da yanlış, saptırılmış vesika kullanımlarıyla desteklememesi lazım, bir de o tehlike vardır. Yani aynı malzemeyi farklı şekilde kullanırsın, saptırırsın.Bunun örnekleri alır, keser biçer falan değil mi? Onun için tarih yaptığımız an bir kere her şeyden evvel tarih bileceksiniz. Bu da maalesef okulda öğrenilmiyor galiba. Biraz doğuştan kabiliyet çok lazımdır. Okul ancak yol gösterebiliyor. Doğuştan ne kadar hafızanız kuvvetli, ne kadar imaj kabiliyetiniz var, ne kadar resim yapabiliyorsunuz, ne kadar müzikal bir adamsınız bunlar çok şaşılacak bir şekilde tarih yazımında etkili unsurlar. İskender Pala “Osmanlı deyince sadece tarihi hatırlamamız ve bütün yükü tarihçileren sırtına yüklememiz yanlıştır. Çünkü bir toplum yalnızca tarih perspektifinden bakılarak doğru temellendirilemez. Doğru medodoloji ve anlayış, o tarihi yapan asıl unsurlara, yani edebiyata, sanata, mimariyye, folklora vs. eğilerek bütünü kucaklamakla mümkündür. Mesela Osmanlı’nın edebiyatı da tarihi kadar önemlidir. Çünkü tarihin satır araları edebiyat metinlerinde gizlidir.” diyor. Bizde bu perspektifte bir tarih yazıcılığı var mı?
Türklerde bir kronoloji nefreti vardır. Ama kronoloji bilmeden tarih yazılmaz ve bilinmez. Siyasi tarih bilinmeden tarih olmaz, harfler bilmeden tarih anlaşılmaz. Onları bir kere kesin bilmemiz gerekiyor. Şüphesiz ki evvela toplumsal düzeni anlatmak için onlarla konuşacaksın, yani edebiyat tetkikleri yapacaksınız. Bizde edebiyat tarihleri çok zayıftır. Şiire münhasırdır. Hele 19. asra gelince adamakıllı abestir. Yani 19. asır edebiyatını bizim umumi Türk edebiyat tarihi içinde yeri ve ustalığı ne olacağı çok tartışılan adamları incelemekle halledeceğini zannedenler yanılır. 2000 yıllık Türk şiirinde acaba Şinasi’nin hakikaten bir yeri var mı dır.? Efendim bu siyasi bir adamdır, reform meraklısıdır, öncü bir gazetecidir. Tamam. Acaba Namık Kemal çok güzel bir şiir mi dir? Türk şiiri olarak bir Namık Kemal’i mi öğrenemeliyiz; yoksa Nedim veya Urfalı Nabi daha mı önemli? Bunun üzerinde çok durmak gerekir. Ve nihayet 19.yy’ın Osmanlı diplomasisi üzerine çalışsın. Onu biz yapıyoruz, tarihçiler. Böyle olmaz. Onun için edebiyat tarihleri bizde çok zayıftır ve maalesef büyük tarih yazımına malzeme vermekten de uzaktır. Zaten dinimiz kaybolduğu için eski dille irtibatımız kaybolduğu için, yeni nesiller dili gittikçe unuttu ve kendilerine has zayıf bir çağın argo yarattıkları içindir ki, bizde yavaş yavaş bu sahaya girecek kabiliyetli adam ihtimali de azalmaktadır. Türkiye’de 10 tane edebiyat fakültesi talebesi var ki, onların çoğu da orada niye okudukların bilmezler. Divan edebiyatıyla ilgilenipte, Arapça Farsça kelimeyi yanlış telafuz eden edebiyat doçenti biliyorum ben. Bu olmaz. Yani burada şiiri doğru okumaktan aciz adamlar içinden Orhan Saik Gökyay çıkmaz, bunu bilin. Orhan Saik Gökyay öldüğü gün de üzülürüz. Aslında niye üzüleyim 90’ını geçmiş bir üstadın artık edebi istirahatgahına çekilmesine , sadece Allah’a dua edersin uğurlarsın. Sonra onun arkasındakilere bakarsın. Arkasında adam yok ki. Orhan saik Gökyay şiiri her gün eşi Ferhunde Hanımefendi ile okurdu. Aslında her gün yirmi tane adamın kapısında sırada olması lazım gelirdi. Nerde onlar? Bir konuşmanızda “Bizim memlekette tarih tetkikatı zayıftır. Büyük sentezler yapılmamıştır. Bu tarihi aktaracak ana ve ara araçlar yoktur” dediniz. Nedir bu ana ve ara araçlar?
Mesela bu dediğim araçlar; Avrupa tarihinde tiyatrodur, tarihi romandır. Mesela birtakım şairler tarihçidir. Schiller gibi, Goethe gibi, Pushkin gibi, Corneille gibi. Dolayısıyla tarih kitlelere böyle birtakım alimlerin sentezlerinden, monografilerinden geçer. Sonra tarihi film çeviren büyük rejisörler vardır. İşte Passolini bunlardan biridir. Macar Szabo da böyle biridir. Mesela Eisenstein vardır, kendine göre Sovyet devrinde çarpıtılmış bir milliyetçi Marksizm arası bir tarih görüşünü perdeye yansıtır; ama iyi rejisördür. Sonra Aleksei Tolstoy bu devirde böyle biridir. Bizlerin bu gibi araçları yoktur. Bu dallar bizde çok zayıftır. Bir kere doğru dürüst bir tarihi ressamımız yoktur. Bir Repin yoktur bir Suriko yoktur. Adam tablosuna baktığınızda Rusya tarihinin bir safhasını hazmedeceğiniz, bütün çelişki ve bütün tutarlılığı - tutarsızlığıyla görebilceğiniz bir ressamdır. Dolayısıyla bizim milletimiz tarih bilmez. Tarih eğitimi konusunda sizin farklı bir yaklaşımınız var...
Üniversitelerdeki tarih bölümleri lisansüstü hale getirilmelidir. Bunu bir tek Halil Hoca yaptı, iyi gidiyormu bilmiyorum. Fakat başka yerlerde o zihniyet yok. Orta Doğu’da yapmak istediler, bölüm yanaşmadı 18 yaşını bitiren çocuğu, bence tarih okutuyorum diye almak cinayettir. 18 yaşında çocuğu hukuk okutuyorum diye almak da cinayettir. Bunlar mümkün olan şeyler değildir. Bunlar ciddi birimlerdir, bir yaştan sonra bunları öğretmek durumundasınız. Tarih Türkiye’de belirgin bir yüksek tahsil düzeyinden sonra yapılması gereken bir şeydir. Kanaatim budur. DEVAMI HAFTAYA!!!!!
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 31 Mayıs 2007, 13:08:01 Gönderen: VeLi-CiH@N »
|
Logged
|
|
|
|
|
Administrator
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 29
Cinsiyet : 
Nerden : Kocaeli
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:15:21
Mesaj Sayısı : 3091
Konu Sayısı : 838
Üye No : 4
Rep Gücü : Rep: 1632
Online
|
 |
« Yanıtla #13 : 02 Haziran 2007, 19:47:57 » |
|
 Veli güzel oldu böyle
|
|
|
|
|
Logged
|
______________________________________
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #14 : 07 Haziran 2007, 11:51:54 » |
|
Prof. Dr. İLBER ORTAYLI İLE TARİH VE BİZ KONULU SÖYLEŞİ 4.BÖLÜM Osmanlı tarihinin Türk tarihi üzerinde örtülmüş kara bir şal olduğu yönünde iddialarda bulunanlar var. Osmanlı tarihi Türk tarihinin üzerine örtülmüş kara bir şal mıdır?
Olur mu öyle şey efendim. Bunlar hurdacı lafları. Birtakım adamlar bana diyorlar ki “Efendim Osmanlı’yı bırakın Selçuklu mühim.” Neden Selçuklu Osmanlı’dan mühim? Adam, ‘Selçuklu daha liberal” diyor. İslam’a karşı daha fazla eski kültürümüzü muhafaza etmiş” diyor Bunlar boş laflar, hiçbir mesendi” yoktur. Cahil adam bununla gidecek sizi 1300’den 1900’e boş bırakacak, 6 asır gibi bir şey. O bakımdan bunları sakat görüşlerdir. Vardır Türkiye’de de maalesef böyleleri. Farkında değiller ne kadar çok gülünç bir duruma düştüklerinin. Biz bunlardan dolayı mı bir redd-i mirasla karşı karşıyayız?
Bunlardan dolayı müthiş bir cehaletle karşı karşıyasınız, bu çok tahripkardır. Bizim gibi okuması yazması kıt, tarihçiliği sıfıra yakın, cihanşümul tarihçi hiçbir zaman çıkaramamış bir toplum. Cevdet Paşa’mız var ki aklı başında ve ilginç yorumları olan. Herkes de bunu bilirki o da sisitematik bir tarih yazmamıştır. Yani bu tarihin içinde Osmanlı tipi geleneksel vakanüvis tarzı da vardı. İşte kadim Yunan’dan bugüne gelen bazı müesseselerin tartışması da yapılır. İşte bilmem Yeniçerilerin ilgasıyla stralistlerin idamı gibi iki vakayı karşılaştırmak gibi çok orjinal tarihçilik de orda yer alır. Bu dahinin dışında da bizde ne 19. ne 20 yy’da çok parlak bir adam görmüyorum ben. Şimdi böyle bir ülkede sen bunu yaptığın an doğacak tahribatı düşün. Ki Almanya II. harpten sonra faşizm belasını ve faşizm zihniyetini ortadan silmek için yakın tarihi çok okutmaya başladı ve eskiyi sildi müfredattan. Ben bir fakültesinde ders verdiğimde Berlin’de 1648 Vesfalya Anlaşması’nı bilmiyorlardı. Alman tarihinin en önemli olaylarından biri. O tarih okunan ülkede bunun yarattığı tahribatı düşünsen, biz hic dayanamayız buna. Bu sakat bir iştir ve bunu bir kere bıraksın herkes. Böyle bir şey olmaz. Ne demek tarihi reddetmek efendim? Bakın mesela Rusya hiç bir zaman böyle bir şey yapmadı. Yani “ben Sovyet tarihini okuturum, ondan evvelki insan benim için mühim değildir. demedi. Tabii Marksist anlayış içerisinde öbür türlü adama bini yaratmıştır. Bu önemlidir gibisinden ona da önem verilir. Fakat ne yapılırdı, cumhuuriyetler de kendi milli tarihlerini o kadar iyi okumazlardı ve onunsıkıntısı çekiliyor şimdi. Bağımsız devletlerin hiç birisi niçin bağımsız oldukların ve nasıl bağımsız olduklarını bilmiyorlar ve onun sıkıntısın çekiyorlar. Farkında da değiller, bu gidişle de olamayacaklar. Osmanlı mezhep üzerinde durmak istiyorum.Osmanlılığı bir Sünnilik olarak gören yaklaşıma bakışınız nedir?
Osmanlı mezhep yorumuyla kurulmuş bir devlet teşkilatı falan değildir. Bugünün İran’ı gibi mesela Caferi mezhebi ve içtihatları üzerine kurulan bir devlet değildir. Birde böyle yanlış düşünce ile tarih itmeler var. Bunların hepsi şüphesizki tutarsız şeyler. Kültürlü bir toplum böyle kurulmaz. Osmanlı’yı reddediyorsun dert o değil. Batı’yı istiyoruz. Batı’yı da getiremiyoruz. Osmanlı tarihinin belirli yorumlarından rahatsız olan kitleler var. Bu bir etnik grup olabilir, bir mezhep grubu olabilir. Osmanlı’yı Sünnilik olarak görmek isteyneler de var. Ama Osmanlı Sünnilik demek değildir. Nedir Osmanlı ve bizim için tarihin neresinde duruyor? Bazı çevreler “ bu bizim imparatorluğu’nu dünya tarihi içindeki yeriyle değerlendirdimizde Türkler “Ben de Osmanlı’danım deme hakkına sahip.” Türk kimliğini oluşturan en önemli unsurlardan biri Osmanlı’dır, Osmanlı tarihidir. Balkanlar ve Anadolu imparatorluğun anavatanıdır. Bu toprakların önemli bir kısmı bugün Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bunun ne anlam ifade ettiğini maalesef anlamamakta ısrar eden, bir toplumsal oluşturduğunun farkında olmayanlar var. Osmanlı kimliği salt bir Müslüman kimliği olarak kalmamıştır. Sadrazam Said Paşa’nın ve benzerlerlerinin girişimlerin de olduğu gibi Türklüğün ağır bastığı bir Müslümanlıktır. Öbür Müslüman etnik gruplar bu Türklüğe dil olarak intibak ettikleri ölçüde Osmanlı- Türk olmaktadırlar. Beylikten imparatorluğa bir sürecin öyküsü Osmanlı, Osmanlı nasıl bir ortamda beylikten impratorluğu vücut buldu?
Bir beyliğin kuruluşu histoğrafik bir problemdir. Kaçınılmaz olarak bir spekülasyon konusudur. Kaynakların azlığı ölçüsünde boşluğu tarihçinin imajı ve düşüncesi doldurur. Hele bu Osmanlı tarihi ise bu boşluk daha fazladır. Orada garipbir problematik var tarih yazıcılığı açısından. Bu eksikliğe dayanılarak kırk tane spekülasyon yapılıyor, mesela adam diyor ki, “Bütün vakayınameler falan efsanedir”. Ninemin bile aklına gelecek bir şey. Çünkü hakikaten elimizdeki kroniklerin anomim olsun kuruluş devrinden yüz- yüz elli sene sonra kaleme alındığı belli bir şey. Ona istinaden, “Bunların hepsi uydurmadır.”diyor. En kolaycı yorum. Arada meseleye ciddi olarak tetkik eden tek adam bizim Halil İnalcık Hoca. Hoca bu yaşına rağmen, sağlığı da müsait olmamasına rağmen oralara gidiyor, araştırmalar yapıyor, gözlemlerde bulunuyor. Bunların yapılması lazım, hakikaten o köy orda var mı, yok mu? Bir takım mesela çağdaş kaynaklar araştırılmamış, mutlaka Cenova’da Venedik’te olabilir bir şeyler. Bunlar bilinmiyor. O bakımdan soruya ek bir cevap veremiyorum; çünkü o devri insa etmek son derecede zordur. Osmanlı Üçüncü Roma Osmanlı Devleti Bizans’ın devamı mı yada aralarında nasıl bir ilişki var?
Osmanlı ile Bizans arasında alaka var tabii. Medeni alakalarımız var. Bunlar Orta Doğu ve Balkan bölgesinin büyük imparatorlukları. Osmanlı İmparatorluğu tarihinin üçüncü ve son Roma imparatorluğu. Ben bunu söylediğim zaman da bazı insanlar çok rahatsız oluyorlar. Roma İmparatorluğu ne, Roma mefhumu ne, bunun üzerinde durulmamış. Dünya tarihi bilmenin dünya tarihini benimsememenin büyük zararları içindeyiz. Onun için benim bu söylediklerime reaksiyon da var. Ayıplamıyorum, ters bir şey de söylediğimi zanetmiyorum. Bazı impratorluk tipleri vardır, tarihin belirli çağlarında, belirli çevrede. Bunlar üç tanedir. Osmanlı bunların üçüncüsüdür ve yeni çağlara sanayi çağına intibak edenidir. Ne kadar intibak ettiğini hala tartışıyoruz. Açık söylüyorum Bizans II. Roma’dır, bizimki de III.Roma’dır. Tabii bunun müessesselerinde ister istemez benzerlik olur. O müesseseler zaten çok da Bizans’a özgü şeyler değildir. Düşünün ki, Roma İmparatorluğu’nun imparatorluk oluşu Mısır’ın alınmasından sonradır. Yani Sezar Mısır’ı almıştır ve Mısırlıların mali, sistemini, yer ölçüm tekniklerini, ürün vergiledirme sistemini öğrendikten sonra bir Roma maliyesinden söz edilir. Bizans demek İran demektir. Biz bunların hepsinin üstünden geçmişiz. Yani bizim devletleşmemiz ki, at göçebeliği çok önemil bir askeri teşkilatmanmayı getiren bir şeydir. Onun üzerine birtakım yerleşme kültürlerini buralardan almışız. Bir kere İslam medeniyeti çerçevesine girmişiz. Ondan sonra buralardan uzak kalmak mümkün değil. Birtakım milliyetçiler buna kızarlar. Yanlış düşünüyorlar çünkü bir sistemin büyüklüğü onun birtakım unsurları alıp onu hali hamur etmesi meczetmesiyle mümkündür. Bu bakımdan biz III. son Roma’yız. Osmanlı kuruluşu konusunda farklı görüşler var?
O çok önemli birşey değil. Orta zamanlarda kuruluşlar böyle tarihle saatle falan olmaz. Kronikler bir tarih verirler, o esas alınır. Hiçbir zaman da öyle bir zikir de olmaz. Yani “Biz şu tarihte kurulduk” diye de öğretmezler. Kroniklerde biraz hükümdardan bahsederler. Devlet zaten böyle bir ebedi bir kuruluş olduğu için onun üzerinde de pek durulmaz. O 1299,1301,1304 biz tarihçilerin yorumlarıdır. DEVAMI HAFTAYA!!!!
|
|
|
|
|
Logged
|
| | |