|
Administrator
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 29
Cinsiyet : 
Nerden : Kocaeli
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:15:21
Mesaj Sayısı : 3091
Konu Sayısı : 838
Üye No : 4
Rep Gücü : Rep: 1632
Online
|
 |
« Yanıtla #15 : 08 Haziran 2007, 10:29:29 » |
|
 Veli bekliyoruz merakla..
|
|
|
|
|
Logged
|
______________________________________
|
|
|
 |
Sponsor Bağlantı |
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #16 : 15 Haziran 2007, 12:00:55 » |
|
Prof. Dr. İLBER ORTAYLI İLE TARİH VE BİZ KONULU SÖYLEŞİ 5.BÖLÜM Peki diğer beylikler arasında sıyrılıp da Bizans’ı muhatap almasını neye bağlıyorsunuz Osmanlı Beyliği’nin? Demek ki o daha dinamik bir unsur. O komutanların kişilikleri daha çekici karizmatik olabilir ve insanlar genç savaşçılar onu etrafında toplanıyorlar. Germiyan gibi, Aydınoğulları gibi büyük beyliklerin sınırını geçiyor. Bizans’la o halli hamur oluyor ve Rumeli’ye ayak basıyor. Rumeli’de yok Türk, oraya ayak basınca, o gümrah kıta açılıyor önünde birdenbire. Açılıyor çünkü orda da devlet yok zaten. Teşkilatlanma kolaylaşıyor. Bu beyliğe Koyunhisar savaşçısından sonra insanlar akmaya başlıyor ve bu akış zaman zaman artıyor. Bunlar uzun zamanlar da değil, 20-25 sene içinde Bursa’nın fethine kadar savaşçısı geliyor, uleması, başka yerde tutunamayan geliyor. Germiyan’dan bir kişi gelir, “Bu pazarın bacını bana verin” der. Osmanlı vergi sisteminin kuruluşu “Bac nedir”? diye soruyor Osman Gazi, “Bac pazardan gelenlerden alınır” diye soruyor. Osman Gazi önce kızıyor sonra ona “ Yok beyim cümle yerlerde olur” diyorlar. Sonra bir Çandarlılar çıkıyor, böyle iş yapacak yere, genişleyecek yere insanların nüfuz etmesi gibi. Burada iktisadi menfaat söz konusu olabilir, İslami heyecan söz konusu olabilir. Buralarda savaşçılık da söz konusu olabilir. Orta Çağ’ın kendine göre genişlemeci, atılımcı bir şeyi. Bunda Türkmen geleneği rol alabilir, ama Türkmen geleneği Orhan Gazi döneminde silinmiş artık. Her halde biraz da zamanımızda yaşıyor. Osmanlı’nın kuruluş felsefesinde ve yayılmasında fetih düşüncesinin yeri nedir?
Fetih düşüncesi her impartorlukta vardır. Gerçekleştirebilmene bağlı. Orta zamanda bütün devlet genişlemek ister. 19. yüzyılda bile. O şimdi durmuş gibi görünüyor. Durdu da başka türlü yayılmalar var. Fetih düşüncesi sırf bize has bir şey değil. Herkesin kendine göre bir förmülü olur, herkes insanlara Allah’ı öğretmek ister, herkes insanlara dini götürmek ister, herkes yayılmak ister, herkes bu işi Tanrı adına yapar, Türk de bir Müslüman devlet ve toplum olarak kendine göre yapar bu işi . Kimsenin fetih düüncesinde sınır yoktur, genişledikçe genişler 19.asır da bu, stratejik durum ve güvenlik diye izah edilmiştir. Rusya mesela bunu “güvenliğinin güvenliği” şeklinde dile getirir, ucu bucağı yok git gdebildiğin kadar. Osmanlı kimliği boyutları itibarıyla tartışılacak bir konu. Osmanlı kimliği acaba muhtelif etnik grupları kapsayan; ama dini grupların sadece birine hitap eden (yalnız Müslümün halklar) bir tanımlama mıydı yoksa bütün dinler ve ırkları içeren bir kimlik miydi? Osmanlılık aslında umumi bir kimlik ve bir Osmanlı tipi var. Fakat bu yatay yığın bir kimlik. Yani üst sınıfları kapsayan bir kimlik bunun alt tabakaya inmesi mümkün değil. Çünkü ortada öyle bir toplum yok, iletişim içinde yaşayan bir toplum değil. Bu , kompartımanlar halinde yaşaya bir toplum. Slav dillerindeki bir dilekçe üzerindei araştırmada yazmıştım; birtakım Bulgar köylüleri, “Türklere Türk imparatorluğu” diyorlar, Osmanlı’yı bile kullanmıyorlar. Ta Orta Çağ’dan beri aynı şeyi görmüş, devleti “Türklerin Devleti” olarak görüyor, bu çok da yanlış değil. Şimdi orda Osmanılık var, belirli hayat tarzıı, kültürü yaşayan belirli ideoloji ve sadakat sistemine sahip bir tabaka var; ama bu bir tabaka yatay bir sınıf. Bakınız Namık Kemal’in Osmalısı çok İslami bir şeydir. Maliye Nazırı Cavid ve yoldaşı Ahmet Şuayib’ınkisi Osmanlı’dır. Hangisinin daha gerçek olduğu belli değil. Osmanlı’da din devletin neresinde?Osmanlı’da din devletin her yerinde. Dinle yaşayan dine göre yaşayan dine göre kimlik kazanan bir toplum. Yönetim tarzı olarak nasıl adlandıralabiliriz?
Hayır hayır hiç öyle şeylere itibar etmeyin. Bu memlekette kullanılan bazı hurda tabirler var, teokratikti falan diye. Kimsenin bir şey bildiği yok, bunları cahil adamlar koymuş ortaya Osmanlı’da teokrasi diye bir şey yok. Osmanlının emperyal yapısında diğer impartorluklarla karşılaştırıldığında ne tür bir fark vardı?
En büyük fark şudur; bütün imparatorluk bir parça kozmopolittir. Bizans o kadar kozmopolit değildir, Bizans’ta yahudiler falan çok itilmiştir. Başka dinlere o kadar koleransla davranmamışlardır. Osmanlı çok daha toleranslıydı. Buna tesamuh demek daha doğru olur. Bu kelime Arapcadır. Fakat kavramın içini dolduran yine Osmanlı’dır. Toleransın karşılığı hoşgörü değildir. Onu daha çok tesamuh karşılar. Hoşgörüde bir hafiflik vardır; hoşgör, tahammül et gibi, Toleransta çok açık bir şekilde her şeyden evvel, iyi niyetli bir söz konusudur. Bu sabrı göstermek zorundasın, uzlaşmak için mecbursun. Öyleyse Osmanlının özelliklerinden birisi de, iyi niyetli bir sabır mı?
Uzlaşma söz konusudur. İstimalet dediğimiz müessesseye dayanır ve diğer dinlere belirli kurumlarda bir uzlaşmayla sabır söz konusudur. Bu çok enteresandır; çünkü 15. yy ortasında bu impartorluk çok kalabalık gayri müslim bir nüfusa sahip bir impartorluktu. Hele gayrıTürk söz konusu olursa iş daha da fazla artar. Bu vasıfta devam etti. Hep söyleniyor ki, bizde 19.yy’da Avrupa baskısıyla Hristiyanlara aşırı haklar verildi. Yok efendim. Hiçbir Avrupalı’yı devlet ne Paris Kongresi’nde, ne Viyana Protokolü’nde; “bir meclis-i mebusan kurun da, bunun üçte biri gayri müslim olsun” dememiştir. Çünkü, yok öyle bir parlamento Avrupa’da, ne Avusturya’da var, ne Rusya’da var. Osmanlı parlamentosu kadar karışığı yoktur, bütün vilayetlerdeki idare meclisleri öyledir. Karma, muhtelih mahkemeler, öyledir üyeleri itibariyle, bürokrasi öyledir. Onun için bu imparatorlukta başka türlü bir hava var, cihanşümül bir imparatorluk esprisi taşımış son zamanlara kadar. Osmanlı Milliyetçiklik Yapmadı Genellikle ve tarih bize onun için mi milliyetçilik aşılamıyor?
Milliyetçilik onun için Türk imparatorluğunda geç müesseseleşmiş birşeydir. Buna o imparatorluk o anlamda ihtiyaç duymamıştır. Ama bu demek değil ki, imparatorluk ne idüğü belirsiz bir şey. Hayır böyle bir şey yok. İmparatorluğun da kendine göre çok kesin ideolojileri var, dünya görüşü var. Bir kere İslamlık çok önemli. O İslamlığın arkasında bir Osmanlılık var. Bunun adı eskiden konmamış, bunun adı 19 yy’da konmuş yani Osmanlılık bir tür milli kimlik haline getirlimiş. Ama her zaman için var ve o kültürü de görüyorsunuz, o görüşü de görüyorsunuz. Demek ki, impratorluk içinde, kültürel birlik çok iyi yerleşmiş bu bakımdan tabii impratorluğun da bir rengi olduğunu kabul etmek lazım. Devlet-i Aliye mi? Osmanlı büyük devletti ve sonrasında da büyüktü. O büyük devletlerin içinde de büyükten büyüğü vardır. İşte İngiltere, bugünün Amerika’sı gibi her istediğini yaptıramasa da istemediğini yaptırmıyor. Fransa biraz arkasından geliyor, her zaman aynı kuvvette değil. Rusya daha zayıf. Osmanlı büyük devletlerden bir tanesidir. Düşünün ki Ankara’ya mühim bir büyükelçilik olarak bakılmıştır. Çok rica ederim cumhuriyet devri Türkiye ne kadar mühimdir, ne kadar büyüktür! Ha büyüktür çünkü henüz mirasi yemektedir. Dinamik bir toplumdur ve nitekim de büümeye başlamıştır bugün. Bu o kadar önemildir ki mesela 12 Adalarda İtalyan işgalinde istihbarat faaliyeti yürütüyor Türkiye nerdeyse parasız yürütüyor fakir Türkiye bunu. Çünkü imajı var o Devlet-i Aliye’nin Rumlar bile Türkiye’ye istihbarat hizmetin bulunuyor adalarda. Osmanlı Müslüman Roma’dır Bir kanaat, göre Osmanlı’nın Batı’yla karşılaşması ile birtakım problemlerin başladığı söyleniyor. Halbuki Osmanlı zaten Batı ile sürekli temas halinde değil miydi? Nedir Osmanlının Batıyla serüveni?Osmanlı İmparatorluğu Batı’nın Batı’nın ortasında kurulmuş bir devlettir. Bizans bugünün ölçüleri içinde Batılı değildir. Doğu Roma’dır. Adı üzerinde ayrı bir Balkan-Rusya periferesine dayanan bir merkezdir, bugünkü Batının düşmanıdır orjinal olarak Ortodoks kilisesi de bu ideolojiyi taşır, öyle Katolisizmle birleşecek falan değildir, Protestanlıktan da nefret eder ve de haklıdırr aslında. Çünkü o ayrı bir kültürel tahrip yaratır bu dünyada. Bugünün Rusya’sında bunu görüyoruz Nitekim Ortodoks dünyanın şampiyonu olması gereken Rusya, bugün için Batı’nın bir türlü benimseyemediği batılı bir devlettir. Onun için tabii Osmanlının da Batı’yla kırşılaşması diye bir vaka var. Batıyla karşılaşan bir Osmanlı var bu çok önemli bir şeydir, bir zihniyeti bilmek lazımdır. Bunu anlamak lazım, bunu bilmek lazımdır. Maalesef bu yeterince anlaşılmayan bir olgu ve bu devlet bu topraklarda doğmuştur; yani onun yerin almıştır ve bu Müslümandır, Müslüman Roma’dır. Müslüman Roma, bildiğimiz Batıyı, yani Roma İmparatorulğu’nun dışını, onun periferisi olan Batıyı son derecede rahatsız etmektedir. Hele bugünkü Batı kültürü o Akdeniz Roma’sı değilde eski barbar Roma İmpartorluğu’dur. Bunlar Roma İmpartorluğu’nun müesseselerini almışlardır, hukukunu almışlardır ve asıl önemlisi dinini almışlardır. Ama kendilerine göre . Bizim bunlarla bağdaşmamız mümkün değildir. Neden ? Müslüman olduğumuz için değil. Hristiyan olsak da bağdaşamayacaktık. Rusya bağdaşıyor mu? Hayır. Bu bakımdan bunun üzerinde ısrarla durmanız lazım; ama öbür taraftan da şurası çok açık ki, biz ne Çin’siz ne Hint’siz bunun içinde doğduk, büyüdük, bunlarla kavga içinde büyüdük. Bu bakımdan bizim karşımızdaki Hristiyan kisvesindeki Batı’dır ve o Batı’nın kışkırtıttığı Hristiyanlıktır. Adeta İslamın kılıcı Türkiye haline getirilmiştir. Sırf gelmiş değil getirilmiştir teşvik de edilmiştir bunun için ve böyle bir misyon yüklenmitir Türklük. Bu ülkenin ve bu tarihi kimliğin karşısında olan Hristiyanlıktır. Bu şeyi daha bilmek lazım iktisadi birlik demek, kültürel, idari, hukuki medeni birlik demek değildir. Yani Türkiye’nin Batı kulübünde yerinin olması meselesi tartışılır, öyle kolay karar verilmez. Efendim biz Batılıları bırakalım Araplarla gidip oturalım derseniz, Arapların hangi kimliğiyle varlığıyla bunu yapacaksınız? Osmanlı azınlıkları nerelerde kullandı, nerelerde istihdam etti?Osmanlı azınlıkları her yerde kullandı. Sanıldığının aksine askerlik yapamazlar diye bir şey var. Bal gibi de askerlik yapmışlardır. Hem de meslek sınıflarında falan değil muharip sınıflarda bile vardır. Hiç belli olmaz; ama karıştırdıkça çıkıyor; donanma demir atıyor, Paskalyalar, Noel’de falan. Çünkü birçok mürettebat çavuş subay falan Ortodoks. Ayrıca diplomaside kulanıyor, valilikte kullanıyor, tercüme işlerinde kullanıyor İslam gayrimüslimlere yaşama hakkı veriyor ve onları koruyor. Bunun karşılığında zımni bir kontrat söz konusudur ve bu kontratın içerisinde iki cemaat bir arada yaşar. Aslında gayrimüslimlerin bazı konularda bir muafiyeti, hatta bir imtiyazı söz konusudur. Ama, öbürünün de, ona göre bir fikriyeti söz konusudur; çünkü Müslüman’dırlar... DEVAMI YANİ SON BÖLÜMÜ HAFTAYA!!!!!
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 21 Haziran 2007, 08:15:49 Gönderen: VeLi-CiH@N »
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #17 : 21 Haziran 2007, 08:27:05 » |
|
Prof. Dr. İLBER ORTAYLI İLE TARİH VE BİZ KONULU SÖYLEŞİ 6. VE SON BÖLÜM Osmanlı Devleti’ni toplumsal, idari ve siyaset düzeninin laik olup olmadığı çok tartışılan konulardan. Bu tartışma doğru bi tartışma mı?Evet laik olup olmadığı çokça tartışılıyor; ama bu şimdi tartışılıyor. Bunun şimdi tartışılması çok lüzumsuz. Laiklik nerde vardı ki? Bunun tartışılması çok abes zaten. Son yüzyılda ortaya çıkan kavramı, altı asır önce yok diye o dönemleri karalamak ne biçim bir iştir? Bu tartışmada gözden kaçırılan önemli bir nokta, 18-19 yüzlıllar boyu impratorluğun hukuk, yönetim ve toplum düzenindeki değişmelerin yarattığı dualist yapıdır. Osmanlı toplum ve devlet ve hukuk düzeni altı yüzyıl boyu aynı kalmamıştır. Bu bakımdan günümüze kalan mirasi tek boyutlu değişmez bir yapı olarak değerlendiremeyiz. Tarihçiler neden daha çok imparatorluğun 15-17 yüzyıllarıyla, yani neden yükseliş dönemleriyle ilgilenmişlerdir?O çok doğru. Tabii biraz eski devir, eski dönem tarihçiliği çok çekicidir. İkincisi büyük imparatorluktur, büyük devlettir o tarihçiyi cezbediyor, bununla uğraşmak çok daha hoş oluyor, yani kendine göre bir özgünlüğü vardır. Zamanla bakışlar değiştikçe 19 yüzyıl da cazip hale geliyor. Birde klasik kültürle, kalsik dille, epigrafik eğitimle yetişen insanın daha yakın döneme pek ilgisi olmuyor. Şimdi ben oturup da cumhuriyet tarihini incelemem. Çünkü donanım ona mani bir şeydir. OSMANLI TÜRKLÜĞE SAHİP ÇIKTI!Osmanlı’nın “Türklüğü ikinci plana ittiği”şeklindeki yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yok efendim, hayır. Orada bağıra bağıra Türk milliyetçiliği yapılmıyor; ama işte dili Türk, ordunun komuta dili Türk, ordunun esas unsuru Türk. Böyle Türklüğe ikinci plana itecek de ne olacak? Boş laflar bunlar, laf ola beri gele. Bu tür adamlar “Osmanlı, Rumları niye kesmedi? diye de yakınıp dururlar. sakat görüşler bunlar. Siz 19. yüzyıl için “imparatorluğun en uzun yüzyılı” dediniz. 19. yüzyıl neden imparatorluğun en uzun yüzyılı?
En uzun yüzyılıdır; çünkü bitmeyen sancıdır. Sabaha kadar uyuyamazsın, çok uzun gecedir ya onun gibi. O dönem her şeyin çok ve sancıyla değiştiği bir dönem. Bu, bütün dünya için öyledir 19. yüzyıl, yalnız bizim için değil. Çünkü sanayi çağı başlıyor, büyük metropoller çıkıyor, buhar gücü kullanılıyor, fabrika çağı, yeni bir işçi sınıfı çıkıyor, politikaları değiştiriyor, iletişim değişiyor, ulaşım değişiyor, eğitim değişiyor, bütün dünü değişiyor. Ne zaman değişiyor dünya neolitik çağda ziraate geçilmesi, şehrin ortaya çıkmasıyla, ne zaman değişior dünya, sanayinin ortaya çıkmasıyla hızla değişmeye başlıyor ve tarih hızlanıyor aslında. O çok önemli bir olay. Ama bu hızla değişme insanları mutlu mu ediyor? Yok. Temel insanın yapısını mı değiştiryor? Onu yaptığını zannetmiyorum. Yani çok mu daha zeki ve bilgili oluyoruz? Hayır 19.yüzyıl Osmanlı tarihi, bir bakıma idari reformlardan oluşan ve Osmanlı tarihinin panoramasını değiştiren birdevirdir denebilir. Klasik dönemden başlayıp sanayi dönemine kadar uzanan Osmanlı, çağa ayak uydurma, kendini yenileme çabalarına giriyor zaman zaman. Bu yüzyıl itibariyle Osmanlı modernleşmesini yine bu bağlamda nasıl görmek lazım?
Osmanlı modernleşmesi otokratik, bürokratik düzen altındaki bir değişmedir. Kendine özgü değildir o anlamda. Yani en azından Rusya böyle modernleşti, hatta Avusturya böyle modernleşti. İran modernleşmemekle birlikte buna gayret etti, Japonya böyledir. Zaten çoğulcu bir modernleşme tipi de pek göze çarpmaz dünyada. Fransa ve İngiltere için de aynı şey bu. Ama bunun tartışması yapılabilir. Onlar hadi bu demokrasi denilen olayı tanımışlardır. Aslında bize tarif edilen ve biline klasik demokrasi İngilizce konuşan milletler özgü bir şeydir. Kıta Avrupası bile bunu geç tanımış ve tam tahakkuk ettirememiştir yakın zamanlara kadar. İç ve dış gelişmeler, hayatının son kırk yılında imparatorluğu bu otokratik modernleşmeden anayasal bir monarşiye kadar sürükledi. Osmanlı Dünyaya İntibaka Çalıştı Merkezi hükümet modelinin 19. yüzyıl İmparatorluğunun yapısını belirlediği gözleniyor. Devletin diriliği ve idare edilenlerin desteği için; “kanunsuzluğu önlemek, idare edilenlere yeni bir dünya görüşü kazandırmak, ulusçuluğun yanında vatanseverlik öğretilmesi ve yerleştirlemesi... Peki ne oldu bu hedefler?
Belirtmek gerekir ki, Osmanlı İmparatorluğu; milliyetçi akımların kuvvetlendiği, dini kompartimanların büyük bir hareketlilik içine girdiği 19. yüzyılda çeşitli ırk ve dinlere mensup tebasını ve ülkeyi yönetip kontrol edebilmek babında bu gibi merkeziyetçi kontrol ve yönlendirme mekanizmalarını başarıyla kullanmıştır. Bütün imkansızlıklara rağmen reformun getirdiği yeni idari kurumlar, bu alanda şaşılacak bir teşebüs kabiliyetine sahipti. Osmanlı vatanseverliği ve Osmanlı kimliğini yerleştirmekte de bir hayli yol alınmıştır; sadece Türk unsuru değil, Hristiyan ve Musevi tebaadan ve klasik devirde de olduğu gibi Türk olmayan Müslüman unsurdan derlene bir seçkinler grubu, Osmanlılık bilinciyle devletin ve kenid toplumlarının yönetiminde rol alabilmiştir. Hem merkezi bürokraside hem taşra bürokrasisindeki memur kompozisyonuna baktığımızda bunu görebiliriz. Osmanlı idaresinin son yüzyılı, klasik bir imparatorluğun modern dünyü şartlarına itibak yolunda gerçekleştirdiği başarılı bir mücadelenin tarihidir. Hayatın her safhasını düzenlemek ve müessir tedbirler almakta Osmanlı bürokrasisi; gerek idareci, gerekse hukukşinas olarak başarılı bir yol uynamış ve bugünkü Türkiye idaresinin Asya ve Orta Doğu hatta belirli alanları göz önüne alırsak Balkan ülkeleri arasındaki imtiyazlı konumunu kazanmasını sağlamıştır. Siz ısrarla “Reddi miras hakkımız yok” diyorsunuz. Bunu nasıl temellendiriyorsunuz?
Efendim çok basit, tarih devam eden bir süreçtir. Hiç kimse “Mohaç Meydan Muharebesi ya da Balkan Savaşları beni niye ilgilendirsin ki? Diyemez. İlgilendirir hepimizi; çünkü bugün yaşadığımız ülkenin sınırları Balkan Savaşları’dan ciddi biçimde etkilenmiş. Türkiye’nin bugün yaşadığı dış politika sorunlarının pek çoğu bu savaşlarla ilgili. Mesela, Macaristan’a gittiğimiz zaman, Türk olduğunuzu öğrendiklerinide hemen Mohaç’tan bahsetmeye başlarlar. Bugünkü Türk-Macar ilişikilerini anlamak için de o savaşı iyi bilmek gerekir. Siz kendinizi ne kadar Osmanlı’dan ayrı düşünseniz de, dünya sizi öyle görmüyor. Reddi miras diye bir şey olamaz. Yeni bir Türkiye doğdu. Yeni bir Türk milleti doğmadı ki, Atatürk “yeni bir Türk milleti” demiyor. Yeni bir sosyete diyor. Sosyote dediği, “Durkheimci” sosyolojiye has bir tabir. Yani, “Eski bir cemaat toplumundan modern anlamda bir toplum yarattık” diyor. İddia budur. Bir modernleşmeci liderin sözüdür o. Yoksa kalkıp da yeni millet yeni vatan diye bir şeyden bahsetmiyor. Cumhuriyet iddia edildiği gibi, bir enkaz üzerinde kurulmadı mı?
Enkaz olurmu mu efendim? O halde Osmanlı modernizminin cumhuriyete bıraktığı büyük bir miras olmalı. İmparatorluk genç cumhuriyete parlamentarizm siyasi parti, basın gibi siyasal kurumları miars olarak bıraktı. Cumhuriyet ilk anda eğitim sistemini impartorluktan miras aldı. Cumhuriyetin tabipleri, fen adamları, hukukçuları, tarihçi ve filoloğları son devrin Osmanlı aydın kadrolarından çıktı. Cumhuriyetin devrimcileri bir Orta Çağ toplumuyla değil; son asrını modernleşme sancılaır ile geçiren imparatorluğun kalıntısı bir toplumla yola çıktılar.Bugünkü Türkiye’nin siyasal-sosyal kurumlarındaki sağlamlık ve zaafın bilinmesi, son devir Osmanlı modernleşme tarihini iyi anlamakla mümkündür. Yani rasyonel bir halef-selef ilişkisi var. Cumhuriyetin köklerinde Osmanlı var. Elbette Osmanlı’nın halefi biziz. Türkiye bir “reddi miras” hakkına sahip değil ki. Harf inkılabı “reddi miras” olayının bir göstergesi olarak okunabilir mi?
Harf inkılabı gerekliydi. Çünkü Arap alfabesi Türkçe’ye uyarlanamamış. Mesela bunu Farslar daha iyi uyarlamışlar. Bunun kanıtı imla kurallarındaki karışıklıklardır. Bu nedenle yazmayı kolaylaştırmak okur-yazar oranını artırmak için harf inkılabı yapılmıştır. Fakat aynı dönemde bir okul, müdürü bir kaymakam esik bir eser üzerindeki kitabeyi kazıtmış. Bu tür örnekler de yaşanmıştır. Ama bu, devletin resim politikası değildir. Bu tür davranışlar tarih bilincininden yoksunluğun bir sonucudur. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Osmanlı’ya yönelik bir kültürel kıyımdan söz etmek mümkündür. VE EN ÖNEMLİ KONU!!Atatürk’ün Osmanlı’ya yaklaşımı nedir?
Atatürk Osmanlı’yı çok sevse imparatorluğu sona erdirmez, hanedanı tutardı. Ama son devrin Osmanlı’ya bakışıyla benim bakışımın da aynı olması mümkün değil. Bizim bugün tanıdığımız hanedan üyeleri, sempatik, mütevazı, cumhuriyete saygılı insanlardır. Ben son devrin şehzadeleri, sultan hanımları gibi göremem bunları; çünkü aynı insanlar değillerdir. Bizim imparatorlukla çok sıkboğaz bir kavgaya girmemize lüzum yoktur zaten. Bu memlekette monarşist bir yapı ve akım da mevzubahis değildir. Atatürk, Osmanlı monarşisine çok sevecenlikle bakamaz; çünkü bun işlemeyen, fakir bir devlet mekanizmasının başındaki bir örgüt olarak görür. İşte, kaybolan Rumelisi’ne acır, içi yanar kendi evi oradadır, kendi ecdadı orada gömülüdür. Hilafet müessesesine çok saygı duyamaz; çünkü ona Müslümanlar saygı göstermemişlerdir. Hindistan hariç. Yani Atatürk, Arap unsuru ne yaptığını görmüştür çölde. Bunun üzerinde çok durmak lazım, bunu hep atlıyor millet. Hakikaten sen orada savaşıyorsun hilafet ordusu olarak. Herif İngiliz’le birleşerek senin savunduğun Medine’ye saldırıyor, seni mahvediyor orada. Çölde ricat halindesin, geliyor adam seni öldürüyor, karnının yarıyor askerin. Bunu İngilizlerle yapıyor. Orada İngilizler tarafından örgütlenen, gerilla tipi savaşan; tamam artık bozgun halinde geri çekilen ordulara saldıran bir takım haydutlar var. Şimdi, bu toplumun insanı, bu toplumun zabiti o tarafa iyi bakamaz. Onun için bu hanedana karşı da bir soğukluk var. Bu cumhuriyet ilen edilmiştir ve bu bizim devlet şeklimizdir, bunu da kimse tartışamaz. Cumhuriyetten monarşiye kimse avdet etmez. Osmanlı bugün devam ediyor mu? Devam ediyorsa nasıl devam ediyor?
Osmanlı bugün devam ediyor. Tarihte süreklilik vardır, bu unutulmamalı. Ne kadar kırsan da devam eder. Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu topraklar Osmanlı’nın anavatanıdır. Bu nedenle cumhuriyetle beraber devlet devam ediyor, diliyle, diniyle, toprağıyla ve insanlarıyla. Yani bu bir kimliktir, biz işte bilmem nerelerden gelmişiz yol belli ne Azerbeycanlısına. Ve çok fark ediyor, mesela bir Kırımlı daha yakın buraya bir Boşnak çok daha yakın dili başka olmasına rağmen bir Arnavut daha yakın. Bunlar hep Osmanlılık. Yani Özbek mi bu şahıslara çok benziyor, yoksa Arnavut mu? Ortada imparatorluğun ve kültürün ne olduğu, tarşışılacak konu değil. Saltanat ve hilafetin kaldırılmasıyla Osmanlı’nın kurumsal yapısının ortadan kalkmadı. Saltanat ve hilafetle devletin iktidar yapısında bir değişiklik oldu; ancak devlet kurumlarının pek çoğu varlığını sürdürdü. 20. yüzyılla birlikte işlevini yitirmiş bir kurum olduğu için kaldırılmasının cumhuriyetin içi ve dış politikasında önemli bir etkisi olmadı. 75 yıl içinde çok tatmin edici olmasa da Osmanlı’dan devralınan siyasi ve idari yapı belli bir gelişmişlik düzeyi yakalıdı. Bugün Türkiye’nin siyasi ve idari yapısında sakatlıklar varsa, bunların da köklerini Osmanlı’da aramak gerekir. Benim Türk aydınına sürekli söylediğim bir şey var, onu burada bir kere daha tekrarlıyorum: Osmanlı mirasını reddetmek ya da benimsemek gibi bir lüksümüz yok, böyle bir terçih hakkımız yok. Yüz yıl öncesini okumamız, geçmişle diyalog halinde olmamız gerekir. Resimli Osmanlı Tarihi okuyan insanlarda bir tarih bilgisi ve tarih bilinci oluşmaz. Tarih bilgisi bu düzeyde olan insanlarla da Türkiye Osmanlı mirasını tartışamaz. Hasılı Osmanlı devam ediyor ------------------SON---------------------- HAFTAYA YİNE İLBER ORTAYLI HOCAMIN BAŞKA Bİ KONUŞMASINI YAYINLAYACAĞIM İNAŞALLAH...UMARIM ZEVK ALIYORSUNUZDUR OKURKEN...
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #18 : 28 Haziran 2007, 10:54:11 » |
|
Prof. Dr. İlber Ortaylı - İstanbul'un Fethi! İLBER HOCA'NIN O GÜZEL DİNLENDİRİCİ ANLATIMIYLA İSTANBUL'UN FETHİ[youtube=425,350]k5OyuBw1Pss[/youtube] GÖRÜNTÜ BİRAZ KÖTÜ AMA HOCAYI DİNLEMEK İÇİN BUNA KATLANILIR SANIRIM..
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 28 Haziran 2007, 10:56:14 Gönderen: VeLi-CiH@N »
|
Logged
|
|
|
|
|
Administrator
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 29
Cinsiyet : 
Nerden : Kocaeli
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:15:21
Mesaj Sayısı : 3091
Konu Sayısı : 838
Üye No : 4
Rep Gücü : Rep: 1632
Online
|
 |
« Yanıtla #19 : 02 Temmuz 2007, 13:18:42 » |
|
 Görüntü bozuk ta olsa önemli bilgiler edindik..
|
|
|
|
|
Logged
|
______________________________________
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #20 : 07 Temmuz 2007, 11:57:23 » |
|
Prof.Dr. İlber Ortaylı - Ermeni Sorunu - 1.Bölüm Topkapı Sarayı Müdürümüz sayın Prof.Dr.Ilber Ortaylı hocamızın Ermeni Iliskilerinde Tarihi Gercekler konulu konferansından... Konu Hakkında daha geniş bilgi için: " Üye Olun veya Giriş Yapın" adresine bakabilirsiniz... [youtube=425,350]OUFL9hdfWgc[/youtube] 2.BÖLÜMÜ HAFTAYA YAYINLAYACAĞIM İNŞALLAH!!
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 07 Temmuz 2007, 12:02:28 Gönderen: VeLi-CiH@N »
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #21 : 13 Temmuz 2007, 09:09:00 » |
|
Prof.Dr. İlber Ortaylı - Ermeni Sorunu - 1.Bölüm Topkapı Sarayı Müdürümüz sayın Prof.Dr.Ilber Ortaylı hocamızın Ermeni Iliskilerinde Tarihi Gercekler konulu konferansından... Konu Hakkında daha geniş bilgi için: " Üye Olun veya Giriş Yapın" adresine bakabilirsiniz... [youtube=425,350]qLkH4CNLlPw[/youtube] 3.VE SON BÖLÜMÜ HAFTAYA YAYINLAYACAĞIM İNŞALLAH!!
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #22 : 21 Temmuz 2007, 13:23:59 » |
|
Prof.Dr. İlber Ortaylı - Ermeni Sorunu - 3. Ve Son Bölüm Topkapı Sarayı Müdürümüz sayın Prof.Dr.Ilber Ortaylı hocamızın Ermeni Iliskilerinde Tarihi Gercekler konulu konferansından... Konu Hakkında daha geniş bilgi için: " Üye Olun veya Giriş Yapın" adresine bakabilirsiniz... [youtube=425,350]HuVQBeKaBxs[/youtube] -------------------------SON!----------------------------
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #23 : 27 Temmuz 2007, 08:36:25 » |
|
Haçlılar - Prof. Dr. İlber Ortaylı Haçlı seferlerinin asıl hedefi İslam dünyasıdır. Ancak bununla da yetinmeyen Haçlılar Bizans ile de mezhep kavgasına düşmüş ve Doğu Roma'yı ortadan kaldırmak amacıyla o dönem Hıristiyan kardeşlerinin başkenti olan Constantinapolis'i (İstanbul) istila edip yağmalamaktan çekinmemişlerdi[youtube=425,350]XqwfWMJTuTg[/youtube]
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #24 : 05 Ağustos 2007, 17:42:15 » |
|
Reşad Ekrem Koçu’nun romanları"Romancı cahil olur, istediğini uydurur" hükmünün hakim olduğu ortamda, Reşad Ekrem sağlam tarih bilgisine sahip bir romancıydıÜstadın romanları bizim bildiğimiz roman değildir; daha çok çeşni kazanmış bir vakayıname; hayat boyu okuyup hatmettiği "Tayyarzade", "Hançerli Hanım" tipindeki 18. asır halk hikayelerinin getirdiği bir üslup hakimdir. İşte cılız tarihi roman edebiyatımızda, üstadı özgün ve lezzetli kılan niteliği de budur. Üstelik "romancı tarihçiye sadık kalmak zorunda değil" tümcesini; "romancı cahil olup istediğini uydurur" hükmüne çevirenlerin ortamında Reşad Ekrem, sağlam tarihi bilgisiyle nesillere tarihi sevdirip tarih öğreten biridir. Ne garip bu yüzyılın en velud (doğurgan) Türk tarih yazarlarından olan Koçu, meslekten tarih eğitimi almasına ve Vefa Lisesi’nde tarih öğretmenliği yapmasına rağmen; derslerini zevkle anlattığı ve dinlendiği söylenemezmiş; kaleminden akan hünerle bize halen aranan bir külliyat bıraktı. Çocukluğumda okumayı söktüğüm yazlardan birincisiydi. Hafta mecmuasında üstad Münif Fehim’in fırçasından çıkan minyatürvari resimlerin altında İstanbul’un ünlü simalarını, kadınlarını "İstanbul Masalları" başlığıyla anlatırdı. Zevkle okurdum; bir daha okurdum; bu ülkenin tarihinde "Atlıases Kamer", "Mehmene Banu", "Tayyarzade" gibi tipleri de büyük padişahlarımız ve komutanlarla birlikte öğrendim. Elli yıla yakın süre geçti hâlâ Reşad Ekrem’i ara sıra okuyorum. Baştan sona tarayıp okuduğum bir eser "İstanbul Ansiklopedisi"dir. Bu yarım kalan ansiklopedi İstanbul’un ve sosyal tarihimizin en önemli kaynaklarındandır. İçindeki maddeler İstanbul’un (kaybolan sokaklar) sadece yönetici sınıfını, aydın tabakasını anlatmaz; ama şehrin haneberduşları, basit işçileri bugün artık yaşamayan ve onun kaleminden çıkan canlı tasvirlerdir. Matbaada tanıdığı çalışkan bir mürettip, ünlü bir profesör, Kumkapı’da meyhanede unuttuğu dosyayı bulup getiren gazete satıcısı bir çocuk (Erhan Eskici), 19. asrın ünlü serserileri, halk şairleri, ulemadan, vüzeradan, zürefadan tipler hepsi bu ansiklopedidedir. Reşad Ekrem KoçuOn üç yaşından beri elde defter şehri gezen ve İstanbul’un kaybolan nice abidesini gün ışığına çıkaran Prof. Semavi Eyice gibi milli alimimiz, on yedi yaşından beri, merhum hocam Prof. Adnan Erzi ilk yazılarını, ki kıymetli maddelerdir, bu ansiklopedide yayınlamışlardır. Erzi Hoca zaten bundan sonra pek yazı yazmamıştı. Gene Kevork Pamukçuyan üstad İstanbul Ermeniliğini ilk bu eserde kıymetli maddelerle tanıtmıştır. Koçu’nun "Yeniçeriler"i, eşsiz bir rehber olan "Topkapı Sarayı" ve "İstanbul Ansiklopedisi", "Türk Giyim Kuşam Sanatı" tekrar basılmalıdır. Forsa Halil (16. yüzyılda batakhane işleten ve bir dizi cinayet işleyen bir şebeke reisi), Erkek Kızlar (muhtelif nedenlerle erkek kılığında erkek kimliğiyle yaşayan, hatta devlete başkaldıran çeteler kuran kadınlar), Dağ Padişahları (Celali eşkıyasının ünlü reislerinin hayatını anlatan en güzel roman), Kabakçı Mustafa, Patrona Halil; yazarın ünlü romanlarıdır. Bu romanlar vakayinamelere dayanan gerçek tarihi bilgileri şahane bir üslupla romanlaştırıyor. 18-19. asrın halk dili çeşnisi var, roman okunduğunda devrin atmosferi ve çevresi okuyucunun beynine yerleşiyor. Bu dili kapan kişi zaman makinesine binse; 15. asrın alimi, 18. asrın devletlusu gibi kayıkçı esnafı ve rindmeşreb şairiyle de konuşur, onları dinler, lezzet alır. Reşad Ekrem Koçu gençliğe devirler için geçerli bir Türkçe’yi sevdiriyor ve giriş anahtarını veriyor. Koçu gibi tarihçi romancıların her ulusun edebiyatında olması kolay değil; çünkü bizim en çok ihtiyacımız olan unsur; yani tarihe olduğu gibi ve nesnel olarak bakmak, bu yazarın en birinci özelliği: O eski cemiyet ne çok ahlaklı ve ahlaksız; o ülke ne cehennem ne de cennet-i ala idi. Onlar bizim dedelerimiz ve özgün bir medeniyet ve yaşayışın bireyleriydi, o ülke ise renkli bir imparatorluktu. Saydığımız şu beş romanı, Reşad Ekrem’in diğer eserlerinin de basılması ve izlemesi gerekiyor. Doğan Yayıncılık’ın bu gayretinin devamını dileriz.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 05 Ağustos 2007, 17:44:23 Gönderen: VeLi-CiH@N »
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #25 : 22 Ağustos 2007, 10:35:10 » |
|
Osmanlı padişahı (2)''Osmanlı İmparatorluğu 600 yılı kolay yaşamadı. Bu tarihi gerek vatandaş gerek tarihçi olarak değerlendirmek de kolay değildir. Bu yüzden ucuzcu ve toptancı hükümlerden kaçınılmalıdır''Osmanlı padişahının meşruiyeti yani hakimiyetinin kaynağı Allah'tan gelir. Bu, bütün hükümdarlar için böyledir. Hakimiyetini milletten alan, yani Fransızların imparatoru (Napolyon Bonaparte veya III. Napolyon) ya da Belçikalıların kralı gibi vatandaş hakimiyetine dayanan hükümdarlık ihtilaller çağı olan 19'uncu yüzyıla ait bir keyfiyettir. Başlangıçta Yunanistan kralını da "Helenlerin kralı" unvanı ile donatmak istediklerinde, Devlet-i Aliyye yani padişah ve Bab-ı Ali bizim topraklarımızdaki Helenlerin hükümdarı değilsiniz deyip bu unvanın kullanılmasını kabul etmedi ve başka ülkelerden de destek gördü. Dolayısıyla Yunan hükümdarı, "Yunanistan Kralı" unvanını kullandı. Osmanlı padişahları Osmanlı mülkünün sahibiydiler ama hiçbir zaman bir avuç toprağı kızını evlendirirken karşı tarafa çeyiz diye vermediler. Zaten yabancı hanedanlarla, hatta yerli hanedanlarla kız alıp verme usulü erkenden terk edildi ve yerleşemedi. Bu gibi evliliklerle doğan akrabalıklar hanedan tarafından Osmanlı hakimiyeti için tehlikeli görülmüştür. 17-18'inci yüzyıllarda en yaşlı (kıdemli) erkek hanedan üyesinin tahta çıkması, yani senioritas usulü 19'uncu yüzyılda hem hanedanın bazı üyelerinin hem de Bab-ı Ali'nin canını sıkmaya başlamıştı; ne de olsa padişahın uzayan ömrü dolayısıyla ortada dolaşan yaşlı bir veliaht prensi kimse görmek istemiyordu. Hayranlık uyandırdılarNe var ki, ya Sultan Abdülmecid ya da Sultan Abdülaziz'in soyundan yaşlı prensler taht adayı olarak bulunuyordu. Doğrusu büyük evlat (primogenituras) sistemine geçildiğinde sadece bu iki hükümdarın soyundan gelen hanedan üyeleri arasında münaferet ve çekişme artıyordu. Bu nedenle saltanat sırasının kimler tarafından kazanılıp kimler tarafından kaybedileceği münakaşası yükselince veliaht konumunda olan, Sultan Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzeddin Efendi, Şeyhülislam'a "Şeriat, veliahtlık ve taht sırasını bize vermiş. Veliahtın hukuku ne olacak?" diye sorunca, Şeyhülislam Efendi "Şeriatta veliahd-ı saltanat diye bir makam yoktur ki hukuku olsun" diye cevap vermiştir. Meriç Nehri ile Fırat'ın nerede birleştiklerini soracak kadar coğrafyadan bihaber ihtiyar şehzadeler vardı ama Sultan V. Murad gibi veliahtlığı sırasındaki gezide İngiltere ve Fransa saraylarını kendine gıpta ettirecek kadar müzik, sanat bilgisine, dansa ve yabancı dillere sahip olan da vardı. Aynı Avrupa gezisinde Sultan Abdülaziz, İngiltere'ye ayak bastığında kendi bestesi olan marşla karşılandı. Tevazuundan dolayı en eğitimsiz görünen Sultan Reşad bile Bohupal Maharanası (eşi) İstanbul'a geldiğinde onunla Farsça konuşmuştur. Okuduğu "Mesnevi" dolayısıyla Farsçayı öğrenmiştir. 19'uncu yüzyılda bile, hele II. Meşrutiyet'ten sonra Galatasaray ve Harp Okulu gibi okullarda okuduktan sonra Alman kayzeri ile yapılan subay mübadelesinden dolayı Potsdam'da askeri akademide okuyan Ömer Faruk Efendi gibi şehzadeler vardı. Bunlar modern subaylardı. Prenseslerin yani sultan hanımların eğitimi yeterliydi. Kabiliyetli olanların içinde Sultan Abdülmecid'in kızı Adile Sultan gibi yabancı dil bilen, tasavvufla ilgilenenler de vardı ama bilhassa sürgün yıllarında Osmanlı prensesleri çok iyi yetişmiş ve Avrupa'daki çevrelerde bile hayranlık uyandırmışlardır. [/b]II. Meşrutiyet'in oynadığı rol
II. Meşrutiyet'te Osmanlı hükümdarının yetkileri son derece kısıldı. Hatta mütarekede VI. Mehmed Vahideddin bile tayin ettiği hükümetin icraatını yeterince kontrol edememiştir. Bu durum Ankara'daki milli hükümetin bazen işine yaramış, padişahın inanılmaz bir hata sonucu tayin ettiği Damat Ferit Paşa'nın icraatı da bir basiretsizlik ve utanmazlık örneği olmuştur. Daha da ilginci, o kabinede son Osmanlı asrının yetiştirdiği Mehmed Ziyaeddin Bey, Ekrem Reşit Bey gibi son derece değerli bürokratlar da nazır olarak bulunuyordu. II. Meşrutiyet yıllarındaki Osmanlı hükümdarları Alman kayzerinden, Avusturya imparatorundan, hatta İngiltere hükümdarından dahi daha az yetkili, daha doğrusu anayasal yetkileri bile az kullandırılan bir hükümdardı. Tahttan indirilmek gibi zor bir durumu son Osmanlı hükümdarı da tattı. Altı asır boyu II. Bayezid, II. Osman, I. Mustafa, I. İbrahim, oğlu IV. Mehmed, onun oğulları II. Mustafa ve III. Ahmed gibi hükümdarlar bu acıyı tattılar. Tanzimat Devri'nin arifesinde III. Selim ve IV. Mustafa üstelik katledildi. Bu 19'uncu asır başlangıcıdır. Ardından asrın ikinci yarısında Sultan Abdülaziz aynı kara talihe çarptı. Onu V. Murad ve II. Abdülhamid ha'l edilerek yani tahttan indirilerek izlediler. Ha'l edilmek hukuken mümkündür ve Osmanlı hükümdarları onu da soğukkanlılıkla karşıladılar. Altı asır kolay yaşanmadı, tarihçi ve vatandaş olarak tarihimizi değerlendirmek de kolay değildir. Ucuzcu ve toptancı hükümlerden kaçınılmalıdır.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 22 Ağustos 2007, 10:40:07 Gönderen: VeLi-CiH@N »
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #26 : 30 Ağustos 2007, 11:12:11 » |
|
Yusuf Halaçoğlu ve diğerleriTartışma yaratan Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun yazdığı makale ve tebliğlerin bilimle ters düşen hiçbir yanı yoktur; bilimsel dergilerin ve yayınların bu gibi konuları ele alması da gerekirBu hafta ülkemiz, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu'nun bazı beyanatıyla çalkalandı. Halaçoğlu'nun yakın geçmişte bu konuda yazdıklarını hiç kimse okumuş ve tartışmış değil; aksi takdirde Kürt ile Türk ve İslam dinine geçen Ermeniler gibi konular yüzünden Halaçoğlu'nun 56 yıldır gündemin başında oturması gerekir. Oysa tartışmalar, basın toplantıları ve İsviçre'deki mahkemeler etrafında dönüyor. Türk ve Kürt göçebeler arasında hayat tarzı, hayvancılık ve mevsimlik göçü örgütleme açısından önemli farklılıklar vardır. 11'inci yüzyıldan itibaren Anadolu'ya bugünkü Türkmenistan'dan (Transoxiana veya Maveraünnehir) başlayıp İran üzerinden devam eden göç Anadolu'nun şehirlerinden, çok kırsal bölgelerini ve aşiret yapısını değiştirmiştir. Selçuklu devleti büyük aşiretleri parçalayarak uzak coğrafyalara yerleştirirdi. Nitekim imparatorluk kuran Söğüt'teki Karakeçililerin diğer parçası muhtelif yerlere yerleştirildi ve Siverek'e yerleştirilen Karakeçililer Kürtçe konuşmaya bile başlamıştı. Bunun gibi bazı Kürt aşiretleri de öbürleriyle olan temastan dolayı Türkçeyi tercih etmiş olabilirler, sayım ve dökümü belli değildir. Türklere has bir ritüel, bir yorum olan Aleviliğin Kürtler arasında da yayıldığı bellidir. Kürtçe konuşan birtakım Alevi gruplar Bektaşi nefeslerini Batı Anadolu halkı kadar güzel okuyup seslendirir. Fatih Sultan Mehmed ve Uzun Hasan arasındaki Otlukbeli Savaşı'nı Fatih kazanınca, Doğu Anadolu'daki birçok Türkmen aşireti İran'a geri göçtü. Bunlar tahmin değil, çok uzak olmayan tarihin kayıt ve tespit ettiği olaylardır. Faruk Sümer'in "Oğuzlar" adlı ciddi tetkiki, bütün Ortadoğu coğrafyasında okundu, oysa en az Türkiye'de okunur. Kaçınılmaz bir değişimYusuf Halaçoğlu, Osmanlı döneminde Türkiye'nin nüfus yapısı ve aşiretler konusundaki bildirilerinde; tahrir defterlerine dayanarak Kürtmen Türkü gibi adlarla zikredilen aşiret topluluklarından söz ediyor. 16'ncı yüzyılın Osmanlısının etnik ayrıntılarla hiç uğraşmadığı; maliye teşkilatının bütün probleminin, bazı farklı vergiler ödeyecek (haraç ve ispençe gibi) veya göçebelikleri dolayısıyla "geçit resmi", yaylak "kışlak resmi" gibi vergiler ödeyecek grupları tespit etmek olduğu görülüyor. Tahrir defterleri imparatorluk ahalisini vergi mükellefi olarak değerlendirir. İşte Halaçoğlu buradaki ayrımları tespit edip makalelerine taşımıştır; yani bazı Türkmen aşiretlerinin Kürtçe konuşmaya başladıkları anlaşılıyor. Otlukbeli Savaşı'ndan sonra Türkmenlerin azaldığı Doğu Anadolu coğrafyasında kalan Türkmen aşiretler için bu kaçınılmaz bir değişimdi. Diğer yandan gerek 1915 ve ekseriyetle daha önce bazı Ermeni grupların kendilerini Müslüman diye açıkladıkları biliniyor. Ülkemizde böyle gruplar vardı, hatta bunlardan bazıları Tanzimat döneminde asli mezhep ve inançlarını açıklamakta sakınca görmediler. Balkanlar'da da böyle oldu "Ahariyan" diye bilinen bu grupların Arnavutluk'taki kısmı için Arnavut meslektaşımız Graceni ünlü bir makale yazmıştır. Halaçoğlu'nun yazdığı bu makale ve tebliğlerin bilimle ters düşen hiçbir yanı yoktur; bilimsel dergilerin ve yayınların bu gibi konuları ele alması da gerekir. Çünkü adı üzerinde bilim dünyasının faaliyetleri çoğu zaman sokaktaki vatandaşın ve politikanın dikkati dışındadır. O sakin dünyanın getirdiği dokunulmazlık içerisinde birtakım konuları ele almakta mahzur yoktur, hatta lazımdır. Türkiye gibi üç tane Roma imparatorluğunu yaşamış ve bir ülkenin nüfus ve son olarak etnik yapısını değiştiren, dünya tarihinin en geç fütuhatının (11'inci asır sonrası) cereyan ettiği bir ülkede bu farklılıklar çoktur. Evet, bu gerçek. Bizden daha sonra cereyan eden tek fütühat Güney Amerika ve İsrail'dir. Bu gibi gerçekleri Peter Alford Andrews'un çok eksikli, fakat daha beteri yanlış tasnifli el kitabından değil; kendi araştırmalarımızla öğrenmemiz gerekir. Hal böyle iken akademik kurumlarımızın ve idaremizin böyle bir envanter yapmadığı açıktır. Yanlış olan, bu gibi akademik çalışmaların sokağa yanlış olarak götürülmesidir. Maalesef bazı gazeteci arkadaşlarımız duyduklarını doğru kaydedecek durumda değil, bazı politikacılarımız da yanlış yorumla gürültü çıkarmayı iş edinmiş. Tabii Tarih Kurumu başkanımızın sık sık bu gibi yorum ve bilgileri basın konferanslarında, kalabalık salon toplantılarında, hatta açık havada, yaylalarda gürültüyle gündeme getirmesi yanlıştır. Nitekim bu nedenle soğukkanlı bilimin tespitleri, sıcak etnik gerilimlere malzeme yapılmaktadır. İnsanlar kimliklerini kendileri açıklarlar. Türkiye'de onların yerine birilerinin kimliği açıklama eğilimi son derece yanlıştır. Türk Tarih Kurumu başkanı böyle bir neticeyi istese de istemese de, bu hale getirenler olur; politik istismarcı çoktur, bu gibi tarihi tespitleri yapacak ve bu konuda konuşacak yeteneği olmayanlar bile profesörlük unvanını kullanarak gazetelere demeç verir ve amiyane bir üslupla politika yaptıklarını sanırlar. Vakıa üyesi değilim ama hayatım orada geçti, Tarih Kurumumuzun bu kalabalıkla çekişmeye girmesinde sadece bir taraf değil, kurum yönetiminin medyada görünme isteği de etkilidir. Bilim kurumları medyada hesap vermez, kendilerini tanıtma yeri de orası değildir. Bu gibi kurumlar ortalıktaki tartışmaları aydınlatacak soğukkanlı araştırmaları üretmekle yetinmelidirler. Televizyon ekranlarında çekişme çok yıpratıcı olur.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
Co Admin
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : 
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online
|
 |
« Yanıtla #27 : 06 Ekim 2007, 11:35:18 » |
|
Anayasa tarihimizin iki dönüm noktası1908'de anayasada yapılan yeni değişiklikler, hükümet denen kurumu ortaya çıkardı çünkü 1876 Anayasası'na göre hükümet diye bir şeyi meclis seçemez, sadrazamı ve nazırları padişah tayin ederdi..1876 Anayasası'nın yani Kanun-u Esasi'nin toplanmasını emrettiği Meclis-i Mebusan, 19 Mart 1877'de toplandı. İmparatorluğun yedi iklim dört bucağından gelen mebusların bazıları bu kadar renkli bir kalabalığı ilk defa görüyordu, bu bir imparatorluktu. Reis Ahmet Vefik Paşa valiliklerinden edindiği hoyrat bir üslupla meclisi yönetiyordu. "Söyledik ya, bu böyle olacak" gibi cevaplarla söz kesiyordu, hatta bir Rum milletvekilini "Otur yerine eşek herif" diye haşladı. Valiliğin zamanına has bu tavrı; imparatorlukta yaygın seçim yapılamadan, her vilayetin seçilmiş sayılan vilayet idare meclis üyelerinden bazılarının mebus diye başkent İstanbul'a yollanmalarından ileri geliyordu. "Bu mebuslar acaba nasıl toplanacaklar?" diye küçümseyerek soran diplomatlardan bazıları; "Pekâlâ meclisin oturumlarında bir müzakere alışkanlığı olduğu görüldü. Mebuslar oturdukları yerlerden soru soruyor veya müdahalede bulunuyorlar" diyordu. Anlaşılan vilayet idare meclislerinin toplantı geleneğini hem mebuslar hem de Reis Ahmet Vefik Paşa sürdürmekteydi. 1876 Anayasası siyasi partiler, dernekler gibi kuruluşlar üzerine hüküm beyan etmiyordu. Şurası bir gerçek ki, imparatorluk o tarihe kadar bu gibi kuruluşları da tanımıyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nda siyasi grup, Balkanlar'da ayaklanan gizli ihtilal çeteleri demekti. Şurada burada bir araya gelen siyasi aydın kümelerinin bile ne derecede bir kulüp olduğunu bugün tarihçiler tartışıyor. O gün toplanan milletvekillerinin içinde Türkçe bilmeyenler bile vardı. Gelecek için seçim kanunu tartışılırken, "milletvekillerinin Türkçe bilme mecburiyeti" hükmüne Arap mebuslar itiraz etmiş, Ahmet Vefik Paşa da "Aklınız varsa dört yıla kadar öğrenirsiniz" demişti. Bugün bizim için şaka gibi görünen bu manzaralar aslında bir eski meclis geleneğine dayanan, bir çağdaşlaşmanın başlangıcını teşkil eden ve adeta yeni bir gelenek doğuran davranış biçimleridir. II. Abdülhamit'in tavrıAnadolu mebusları İstanbul'dan gelenlere, "Biz Tanzimat başlangıcından beri seçim denen adeti iyi biliriz, siz daha ilk defa gördünüz" diyorlardı ki, doğruydu. Anadolu eşrafı idare meclislerine, belediye meclislerine, çeşitli çalışma kurullarına seçim yapma alışkanlığını edinmişti. Şurası bir gerçek, temsilcilik alışkanlığı ve süresi bakımından bu adamlar, üyelerin üçte ikisinin değiştiği bugünkü meclislerimizden çok daha tecrübeliydi. Bir konu daha var; Türk-Rus savaşı sürerken bile bu mecliste dış politika tartışıldı. 1965 dönemine kadar dış politika bizim meclislerimizde tartışılmayan konulardandır. Mebuslar Meclisi'nin üçte biri gayrimüslim üyelerden oluşuyordu. Bu 19'uncu yüzyıl için bi | | |