Sayfa: 1 2 [3] 4   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ynt: İlber Ortaylı İle....  (Okunma Sayısı 1815 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #30 : 26 Ocak 2008, 12:37:36 »

Tarih Eğitimi Üzerine... 1.Bölüm - Prof. Dr. İlber Ortaylı



Uzn zamandır hocanın video ve yazılarından ekleyemedim.Kusura bakmayın neyse yine aynı kaldığımız yerden devam ediyoruz.Bundan sonra önceki gibi her hafta video yada yazı ekliycem.Bu videoda hocanın bu konuyada ismini veren her perşembe TRT 2'de yayınlanan İlber Ortaylı İle... adlı tarih sohbeti programından..Çok önemli bikonu olan Tarih egitimiyle ilgili düşüncelerine açıklıyor.Sanki onun dersindeymiş gibi hissedeceksiniz videoyu izlerken..

[youtube=425,350]YkS4UNHAs_M[/youtube]
« Son Düzenleme: 22 Şubat 2008, 09:16:49 Gönderen: VeLi-CiH@N » Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Sponsor Bağlantı

Reklam vermek için: deruni@bilisimzamani.net

Logged
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #31 : 31 Ocak 2008, 12:27:29 »

Osmanlı'da Kadılık Müessesesi...- Prof. Dr. İlber Ortaylı



Osmanlı'da Kadılık Müessesesi

[youtube=425,350]obyR-sLrAHU[/youtube]
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #32 : 07 Şubat 2008, 17:52:36 »

Osmanlı Padişahları - 1.Bölüm ...- Prof. Dr. İlber Ortaylı



Osmanlı Padişahları - 1.Bölüm

[youtube=425,350]4rvIiUPp6pE[/youtube]
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #33 : 14 Şubat 2008, 13:52:53 »

Osmanlı Padişahları - 2.Bölüm ...- Prof. Dr. İlber Ortaylı



Osmanlı Padişahları - 2.Bölüm

[youtube=425,350]APzWKxgXVkQ[/youtube]
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #34 : 22 Şubat 2008, 09:16:11 »

Tarih eğitimi üzerine - 2.Bölüm ...- Prof. Dr. İlber Ortaylı



Tarih eğitimi üzerine - 2.Bölüm

[youtube=425,350]TkB4fkKKvKE[/youtube]
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #35 : 28 Şubat 2008, 14:10:26 »

Oryantalizm Üzerine... - 1.Bölüm- Prof. Dr. İlber Ortaylı



Oryantalizm Üzerine... - 1.Bölüm

[youtube=425,350]1U5ZFifdQZc[/youtube]
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #36 : 06 Mart 2008, 19:50:47 »

Oryantalizm Üzerine... - 2.Bölüm- Prof. Dr. İlber Ortaylı



Oryantalizm Üzerine... - 2.Bölüm

[youtube=425,350]2Bg1l8w6174[/youtube]
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #37 : 09 Mart 2008, 09:44:36 »

II. Meşrutiyet’in 100’üncü yılı - Prof. Dr. İlber Ortaylı



Tarihimizde II. Meşrutiyet dediğimiz olay 1908 Temmuz’u sonunda Kanun-ı Esasi’nin (anayasa) tekrar yürürlüğe konduğunun ilan edilmesidir. II. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra; Sultan Abdülaziz’e karşı darbe yapan ve onu tahttan indiren, ardından V. Murad’ı tahta çıkaran ve üç ay sonra onu da tahttan indirmek zorunda kalan darbecilere ve bu darbecilerle anlaşarak sadarete getirilen Mithat Paşa’ya anayasa ilan edeceği sözünü vermişti.

Bir bakıma Prusya tarihindekine benzer bir olay, bizde de “üç padişah yılı” yaşanmıştı. II. Abdülhamid sözünü tuttu. Kanun hazırlama komisyonu görülmemiş bir şey değildi; Osmanlılar itfaiye nizamnamesi çıkarmak için bile komisyon kurar ve muhtelif memleketlere ait mevzuatı inceleyip bir araya getirerek bir metin hazırlardı.

Bu seferki komisyonda da birbirinin dediğini redde hazır devlet adamları bir araya getirildi, Mithat Paşa bir hukukçu değildi. Anayasa tekniğinden ve metinlerinden çok iyi anlamadığını, onun hayranı olan hukuk tarihçilerimizden merhum Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya “Anayasa romantizmi” olarak ifade etmiştir.

Mithat Paşa bir an evvel anayasa çıkınca çok şeyin düzeleceğine inanıyordu ama belirtmek lazım ki bu sadece bir inançtı. Cevdet Paşa işi yavaşlatmayı tercih ediyordu. 1877 Mart’ında ilk meclis toplandığı zaman Mithat Paşa ortada yoktu. Paşanın sevgili anayasasının meşum bir maddesine dayanarak Sultan Abdülhamid onu sürgüne yollamıştı. Ama açılan meclis imparatorluğun, milletin ve İslam dünyasının kapılarını da kapanmamak üzere yeni bir dünyaya açmıştı.


İslamcı görüşler de tartışıldı

Sultan II. Abdülhamid 1877-78 döneminin dağdağası içinde Meclis-i Mebusan’ı dağıttı ama Meclis-i Ayan hayatına devam etti. Ayan üyeleri hayat boyu bu göreve tayin edilmişlerdi ve açıkçası birçoğunun hayatı çok uzamıştır. Padişah doğrusu anayasayı da kaldırdığını söylemedi, her yerde metin basılırdı; ne basın hürriyetine ne toplantı hürriyetine ne cemiyet kurmaya açıkça cevaz veren bir metindi zaten.

1908’de Rumeli’de ayaklanan asker ve sivil unsurlar temelde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı üyeler ve onların yandaşlarıydı. Askerin ayaklanması ciddiydi. Padişah istenen anayasal reformları kabul etti ve Meşrutiyet yeniden ilan edildi. Şüphesiz Kanun-ı Esasi’nin değiştirilmesi gerekiyordu. Yeni değişiklikle toplantı ve gösteri serbestisi, parti ve cemiyet kurma, basın özgürlüğü hayatımıza girdi.

Bu özgürlükleri hazmedemeyen II. Abdülhamid’den daha çok tepki gösteren, İttihat ve Terakki’ye bağlı hükümetler olmuştur. Özellikle Babıali Baskını denen ve Türkiye tarihinde modern bir diktatoryanın kurulduğu dönemde siyasi hürriyetlerden bahsetmek imkansızdır.

Bununla beraber birtakım siyasi fikirler, felsefi doktrinler II. Meşrutiyet hayatı boyunca serbestçe tartışılmış ve yazılmıştır. Bunların en başında pozitivist, laik yaklaşımlar gelir. 31 Mart’tan sonraki dönemde “mürteci” denen çevrelere ve basına karşı teyakkuz hali olmasına rağmen doğrusu muhafazakar, İslamcı görüşlerin de tartışıldığı ve yazıldığı bir gerçektir.

II. Meşrutiyet halk arasında hürriyetten evvel ve sonra diye bir milat gibi adlandırılır. “Hürriyet, uhuvvet, müsavat” diye bağıranların -Müslim veya gayrimüslim- çok azı bu kavramların ne olduğunu anladı, aksi de beklenemezdi. Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan muhtelif dinler ve etnik gruplara mensup üyelerden oluşuyordu. Tanzimat döneminden beri bizzat hükümet ve bürokraside de bu yapılanma vardı. Ama Osmanlı’nın muhtelif unsurları onun varlığını korumak için bir araya gelemedi ve imparatorluk tarihini kan ve ateşle kapadı.

Trajik bir çatışma

Aradan bir yıl geçmeden başkentteki avcı taburlarının nefer, onbaşı ve çavuşları ayaklandı. Kışkırtıcıların başında Volkan gazetesi ve Derviş Vahdeti geliyordu. Başkentteki Birinci Ordu erkanı bu ayaklanmayı kontrol altına alamadı. Eğer onları desteklemek için kasten vaziyet almadıysa, mart sonunda başkente ulaşan sayı ve donanımca kendisinden daha zayıf ve hemen hemen yarısı sivil gönüllü ve komitacılardan oluşan Hareket Ordusu‘na niçin direnmediğini de anlamak zordur.

Galiba tarihimizin trajik bir çatışması bir daha ortaya çıkmıştı. Mektepli ve alaylı, okumuş ve okumamış, uygunsuz zamanlarda hemen karşı karşıya geliyordu. I. Ordu’ya ayaklananlar zabitandan kötü muamele gördüğünü iddia ediyordu. Ayaklanmadan sonra mektepli zabitleri birbiri ardına vurdular. 31 Mart Vakası dediğimiz ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle biten olayın halen karanlık yönleri vardır.

Tanzimat dönemi ile Babıali bürokrasisinin bir nevi diktatoryası, hiç değilse otoriter bir yönetimi başlamıştı. Bu sefer bürokrasinin geleneksel gruplarının dışında darbeci, gerçekten genç idarenin kıyısından ve ordunun küçük rütbelerinden gelen bir grup imparatorluğa hakim oluyordu. Saltanat makamı 1908’den beri eski yetkisini kaybetti. İttihat ve Terakki Cemiyeti saraya bile hükmetti.

Hedef olarak kaldı

Sultan V. Mehmed Reşad cemiyetten fevkalade çekinirdi. Osmanlı padişahı Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorları ve hele Rusya çarı ile mukayese edilemeyecek kadar yönetim mekanizmasının dışında bırakıldı. Osmanlı padişahı tıpkı İngiltere kralı gibi temsili fakat tarihi geçmişi ve halifelik konumu dolayısıyla çok saygı duyulan bir makam halinde kaldı.

Türkiye yeni girdiği dönemde başta ordu olmak üzere birçok kurumunu süratle modernleştirdi. İmparatorlukta politika ve particilik alt katmanlara kadar indi. Bu gelişme II. Meşrutiyet döneminin, 10 yıl içinde bütün imparatorlukta, hatta şarkta bile etkiler yaratan yönüdür. Ama İttihatçılar ne imparatorluğun bünyesini tanıyordu ne de sancılar içindeki gelişmeleri değerlendirecek irfan ve idrak sahibiydi.
Balkan Harbi’nin çıkışını anlayamadılar, I. Dünya Savaşı’na gereksiz girdiler ve yanlış tarafı seçtiler. Bu hatalarıyla da Türkiye’nin insan kaynaklarını harcadılar, siyasi coğrafyası bu felaketler yüzünden yanlış çizildi.

Ama şurası bir gerçek: II. Meşrutiyet döneminin ilk anda getirdikleri 1924-46 yıllarını kapsayan tek parti döneminde bile hem her görüşe mensup aydınlar hem de bizzat hükümet edenler tarafından bir hedef, bir özlem olarak muhafaza edilmiştir. Dolayısıyla II. Meşrutiyet Türkiye’de bir tezattır ama doğrudur; çok partili ve siyasal yapı için öncü bir rol oynamıştır.

Önemli bir not

Geçen haftaki yazımdan sonra; Fatih ilçesi dahilindeki tarihi mahallelerin birleştirilmesi ve bazılarının kaldırılması yönündeki kararın, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde Başkan Kadir Topbaş ve diğer üyelerin iştiraki ile önlendiği ve Fatih Belediyesi’nin de hayırhah bir niyetle karşıladığını Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir bana bildirdi. Kendilerine bu olumlu tutumlarından dolayı teşekkür ederiz.

                                                                                 09.03.2008 Milliyet/Pazar
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #38 : 16 Mart 2008, 08:34:30 »

Usta işi bir film: “Cengiz Han” - Prof. Dr. İlber Ortaylı



Zamanımızda Allah’a şükürler olsun dünyanın bütün köşeleri Cengiz Han’ın şanlı hanedanının hakimiyetindedir. Filozoflar, alimler ve tarihçiler hangi din ve milletten olursa olsun onlar sayesinde burada toplanır. Çinli, Maçinli, Hintli, Kaşmirli, Tibetli, Uygur ve diğer Türk kavimler, Araplar ve Franklar bu muhteşem sarayda tercümeler yapar, yazılanları kopya ederler ve kendi halklarına götürürler.”
Bugün dahi Moğol deyince insanlar hâlâ titriyor ama 13’üncü asrın muhtemelen Yahudilikten ihtida etmiş ünlü tarihçisi Reşidüddin, İran İlhanlı sarayında kaleme aldığı “Cami-ut Tevarih” adlı eserinde böyle diyordu.
Cengiz Han 13’üncü asrın ilk çeyreğinde büyük bir Asya imparatorluğu kurmuştu; oğulları ve torunları daha da ileriye gittiler. İstilaları çok şiddetli, süratli, karşı konulmazdı. Gaddarca tahrip ediyorlardı. Ama sonrasında bir barış doğdu; Avrupa ortasından Çin’e kadar emniyetli seyahat ve ticaret, Çin’in sanatlarının İran’a taşınması, Hindistan’ın zenginliklerinin neredeyse İsveç’e ulaşması gibi yeni bir dönem açıldı.

Moğolca konuşuluyor

Cengiz Timuçin 1162’de fakir bir Moğol reisinin (Kağan), Yesugey Bahadır’ın oğlu olarak doğdu. Her şeyini kaybetmişti ama 1206’da sadece kendi Moğollarının değil, civardaki Sibir, Türk kavimlerin de büyük hanı ilan edildi. Kendisine bağlı olanlar ona “Cengiz” yani sonsuz deniz adını verdiler. Fetihlerine devam etti. 1227’de “Cihangir” olarak öldü.
Moğolların kanlı ilerlemesini en çok dehşetle tasvir edenler Horezim ve İran’ın Fars ve Türk tarihçileri ve bilhassa Kiev Rusya’sının ve Bizans’ın vakayinameleridir. Yukarıdaki Reşidüddin’in aksine yazan bu tarihçileri dünya hâlâ dinliyor, aslında her iki tarafın da hakkı var.
Son kuşağın başarılı rejisörü Sergey Bodrov, Cengiz Han üzerine bir üçleme çeviriyor, ilki “Cengiz Han” gösterime girdi. Filmde orijinal dil yani Moğolca kullanılıyor, başroldeki oyunculardan Tadanobu Asano bir Moğol, Honglei Sun ise Çinli. Yapımcı kadrolar Kazakistan, Rusya ve Hollanda’dan; film Çin, Moğolistan ve Kazakistan’da çekilmiş.

Bizdeki filmlerde uzman yok

Peşinen söylemek lazım: Hem çarlık hem de Sovyet devrinde Rusya tarihinin kabusu olarak nesillere ezberletilen Cengiz Han’a, bu kadar yakından bakmayı bilmek bir başarıdır. Bundan başka Hollywood tipi John Wayne’in oynadığı “Cengiz Han” filmini bu kadar alaşağı etmek ancak Pasolini, Visconti gibi tarih bilgisi derin bir entelektüel sinema adamına hastır.
Bir kere muhteşem bir görüntü uzmanlığı ve seçimi var; o coğrafyayı insanları ile bütünleştirerek sunmak az marifet değil. İkincisi, etnografik ve tarihi malzemenin titizce değerlendirilip kullanılması söz konusu, mamafih bu konuda Rus biliminin payı büyük. Bizim rejisörlerimiz tarihi film çevirirken böyle uzman bir kadro bulunamıyor.
Başarılı oyunculuk sadece Rusya’ya mahsus değil, bu filmde tanımadığımız Asya ülkelerinden, uzak ırklardan parlak oyuncular çıktığı görülüyor. Nihayet Rus sineması da kungfu filmlerine ve Hollywood’un “vur kırı”na daha fazla direnemedi. Cengiz Han’ın çocukluk yıllarına ait bu filmde bu değişim açıkça görülüyor. Nihai zaferi elde ettiğinde Timuçin’in kankardeşi Camoko’ya ne yaptığı tarih açısından çok ilginç.
Yüksek bir teknoloji, müthiş bir çekim ustalığı ile bir araya gelmiş; tarih ve etnoloji bilgisi yerli yerinde, sinema sanatının zamanlarına uymayı bilen bir Rus rejisör var. Ama ümit edilir ki üçlemenin ikinci ve üçüncü kısmında daha değişik bir üslup gelir çünkü Cengiz Han’ın bundan sonraki hayatı Asya tarihinin ta kendisidir.
Her halükarda mutlaka keyifle seyredilecek usta işi bir film, az bulunur.

                                                                                             16.03.2008 Milliyet/Pazar
« Son Düzenleme: 16 Mart 2008, 08:36:36 Gönderen: VeLi-CiH@N » Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #39 : 23 Mart 2008, 16:52:03 »

Kitabın yerini hiçbir şey tutamaz - Prof. Dr. İlber Ortaylı



Bu yıl kasım ayında Harf Devrimi‘nin 80’inci yılını kutlayacağız. Latin harflerinin kabul edildiği ilk Müslüman toplum biz değiliz; Arnavutlar ilktir. Gene Latin harflerini kabul eden ilk Türk cumhuriyeti de Azerbaycan’dır ve çarlık hakimiyeti ile Bolşevik Rusya’nın yeniden ilhakı arasındaki müstakil Azerbaycan tarafından bu reform yapılmıştır. Şimdi de Azerbaycan o zamanki alfabeyi yeniden kabul etti, kullanıyor.
Doğrusu Türkiye’deki Latin alfabesi mahalli telaffuzdan çok, İstanbul temelli bir umumi Türkçeyi hedef edindi. Harf Devrimi yapılırken iki gerekçe vardı; matbaanın ucuz ve seri kullanımı ve Türkçe imlanın bir düzene konması.
Muasır insanlık matbaayı, Strasbourg ve Mainz arasında iş tutan Alman matbaacı Johannes Gutenberg’in icadı olarak kutlar. Bu doğrudur. Ancak el yazması dışında bazı metinleri seri olarak basma işi çok daha evvelden başvurulan bir teknikti. Özellikle Çinliler çokça dağıtılması gereken bazı metinleri tahta kalıplar halinde dizerek çabuk aşınıp erise de baskı tekniğini kullanmışlardır.
Gutenberg’in matbaası mürekkebi dağıtmayan, aynı zamanda da aşınmayan yeni bir maden alaşımını bulmaya dayanır ve günümüzün bilgisayar devrimine kadar da beş buçuk asır boyu insanlığın hizmetindedir.

Shakespeare’in durumu

Okul eğitiminin getirdiği bir mütearife dolayısıyla, birçok kişi matbaanın insanların okumasını hızlandırdığını, okumayla aydınlanma vukua geldiğini bellemiştir. Oysa yaygın okuma alışkanlığının nedenleri daha çeşitli olmalıdır. Nitekim Rönesans’ın Avrupa’sında bırakınız Aristoteles’in eserlerini ve dini dua kitaplarını, mesela Fransızların Bertrandon de la Broquiere veya  Almanların Hans Schiltberger tarafından kaleme alınan Türkiye seyahatnameleri bile matbaanın icadından çok önce yüzlerce kopya halinde çoğaltılıp okunmuştur.
Dahası İtalya’da günlük gazete çıkarılır ve bunlar elle çoğaltılarak dağıtılırdı. Aslında matbaadan sonra da gazete değilse de birçok kitap için bu durum devam etti.
William Shakespeare 1616’da öldü. Shakespeare’in hiçbir eseri o hayattayken basılmış değildir. Ancak ölümünden birkaç sene sonra bazı eserlerini tiyatrocu arkadaşlarının kağıda döküp iki forma halinde bastırdığını bütün uzmanlar söyler, rahmetli Mina Urgan’dan da okuyabilirsiniz. Birçok tiyatro eseri, şiir ya kaybolmuştur ya da ilginç bir şey, sonradan basılmıştır. Demek ki insanlar daha uzun zaman hafızalarıyla kültürel mirası yaşatmış ve devretmişlerdir.
Eski Roma edebiyatı ezbere uygun bir üslup taşır. Bütün klasik edebiyat türlerinde nesir dediğimiz tarzın böyle bir uygunluğu vardır. Arap dilini konuşan kitlelerin ezber konusunda yetenekleri olduğu bilinir. Matbaa zamanla düz yazıyı hafıza dışına itti ve ayrı bir matbaa üslubu hem günlük gazetelerde hem edebiyatta gelişti. Ama matbaayı Orta Avrupa’da geliştiren bir unsur da 17’nci asırdaki Türk ilerlemesine karşı el ilanlarının basımı ve dağıtımı için daha ucuz tekniklerinin icadı oldu.

En iyi matbaa

Şunu söylemek isteriz; Türkiye’de matbaa 18’inci asırda hayata girdi, ilk listeye baktığınız zaman en çok okunan ve aranan divan yani şiir derlemelerinin, vekayinamelerin burada yer almadığını görürsünüz. Mesela “Naima Tarihi” mevcut 50 veya 100 adet el yazması nüshadan okunur ve dinleyiciler tarafından takip edilirdi.
İlginç bir şey, 18’inci yüzyılda umumi kitaplıklar hayatımıza girmiş ve yazma nüshalar burada çoğunluğu meydana getirmiştir. Bununla birlikte matbaa Türk diliyle ilk defa İbrahim Müteferrika sayesinde tanışmıyordu. Sağda solda, İtalya’da Türk dilinde metinler pek nadir olarak basılmıştır.
İşin ilginci 18’inci asır Rusya’sında Türk halklarına dini propaganda yapan İskoç misyonerlerin o mahalli lehçelerdeki İncil ve dua kitaplarını Arap harfleriyle basmışlardı. Baskı teknikleri Arap harflerini mükemmel şekilde dizmeyi imkansız kılıyordu. Doğrusu Müteferrika matbaası eserleri de mükemmel baskı örneklerinden sayılmaz.
Mehmet Ali Paşa’nın kurduğu yeni Mısır’da Arapça ve Türkçe birlikte kullanıldığından Kahire’deki Bulak matbaasında basılan Arap harfli kitaplar en mükemmel örnek sayılır ve bizzat Türkiye’de bu mükemmelliğe ulaşan ve onun tekniğini yer yer geçen ilk matbaa Matbaa-ı Amire yani Topkapı Sarayı’nda açılan devlet matbaası değil, Ebuzziya Tevfik Bey’in kurduğu basımevidir.

Bilgisayarla gelen tehlike

Türkiye’de matbaada ilk başta yasak edilmesine rağmen Kurân-ı Kerim basımına kadar yayılması her şeyden evvel ordunun kendi ihtiyaçları için matbaayı yaygın olarak kullanmasından, sonra merkezileşen eğitim sisteminin bu tekniğe başvurmasından ileri gelir. Gene de Harf Devrimi’ne geçtiğimiz yıllarda, Türkçe matbaa eserleri başlık olarak 40 bin kadardı.
Aynı rakam 18’inci asırdan 20’nci asra kadar Rusya’da 300 bine, mesela İngiltere’de 2 milyona yaklaşıyordu. İşin garibi Harf Devrimi’ne rağmen okullardaki ders notları dahil birçok eser el yazısına ve dolayısıyla Arap harflerine dayanmıştır. Okuma alışkanlığı için galiba iyi eğitim ve insanların yalnız kalmayı sevmesi baş şarttır.
Bugün okuma-yazma alışkanlığı bilgisayar sayesinde gelişiyor diyoruz. Bilgisayardan metin taraması yaptığımız zaman okuma dışında dedikodunun yaygın olduğu görülüyor. Ciddi bir tehlike daha var; bilgisayar üslubu nedeniyle imla bozuluyor. Demek ki bilgisayarın kayıt ve saklama üstünlüğünden ve hızlı işlem niteliğinden yararlanmak için dahi kitap okumak gerekiyor ve başarılı bir matbaanın eseri olan güzel bir kitabın yerini hiçbir şey alamaz.

Arkeolojinin haşarı kızı: Muhibbe Darga

Üniversiteler artık aralarından ayrılan üyelerine “Armağan” basamıyor ama Türk toplumu bu açığı kapatacak düzeye erişti. Dernekler, bazı vakıflar veya dostlar bir araya gelerek sevdikleri hocalarına karşı böyle bir görevi yerine getiriyor.
Bir arkeologun armağanını basmak çok zor; kalabalık sayıdaki meslektaşı arkeologların en renklilerinden, en bilgililerinden ve en ele avuca sığmaz olanı Muhibbe Darga’ya karşı bu vazifeyi yerine getirdi. Sadberk Hanım Müzesi ve Ömer Koç da bu görevi yerine getirmelerine alicenap biçimde destek oldu.
Muhibbe Darga, İstanbul’un eski bir mabeynci ailesinden geliyor. Maddi değil manevi bir mirasla büyüdüğü belli, “Made in Turkey” münevverlerimizden biri. Fransızca ve Almancaya hakim ama asıl ilginci mesleki dalda Hitit tabletlerini en vukufla okuyan arkeologlardan.
Bu derinliğini teşhir umrunda değil; onun gayet disiplinli ve despot bir kazı şefi olduğunu da ancak yakın çevresi bilir. Hayatında son derecede renkli, nüktedan, cana yakın, iyi yemek pişirmeyi bilen Muhibbe hanımın bilim hayatındaki ikinci kişiliği hiç de taviz veren bir hoca cinsinden değildir.
Halen okuyor, konferans veriyor, kazı raporlarının yüksek düzeyinden biraz sıyrılıp geniş okuyucuya hitap eden “Eski Anadolu’da Kadın” gibi bir kitabı veya “Hitit Devletinin Ana Hatları” gibi nefis bir makale dizisini de yazabiliyor. Yaptığı kazıların yanında Arami dilindeki bir metni analiz etmeyi de biliyor. Bu bizde nadir görülen bir özelliktir.
Bu sevgili, renkli dostun ve mükemmel hocanın hep aramızda bulunmasını isteriz.

                                                                         23.03.2008 Milliyet/Pazar   
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #40 : 28 Mart 2008, 20:17:14 »

Oryantalizm Üzerine... - 3.Bölüm- Prof. Dr. İlber Ortaylı



Oryantalizm Üzerine... - 3.Bölüm

[youtube=425,350]d6zr2J6vspA[/youtube]
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #41 : 30 Mart 2008, 14:17:44 »

Güllük Körfezi’ni dolduran zihniyet ayıplanmalı - Prof. Dr. İlber Ortaylı



Bizim Turizm Bakanlığı’nın 49 yıllığına tahsisle otel için arsa tahsisi gibi bir işlemi vardır. Her uygulamayı zamanı ve zemini üstünde değerlendirmek gerekir.
1960’lar ve 70’lerde Türkiye’nin bugün milyonla yerli ve yabancı turist kaynayan bölgelerinde kervan geçmez, sadece kuşlar öterdi. 1960’ların başında Reşit Safvet Atabinen ve onun yardımcısı Çelik Gülersoy’un çalıştırdığı TUSAN Otelleri’nden başka bir şey yoktu. Çanakkale ve Troya, Pamukkale ve Kapadokya, Ürgüp’te mütevazı ama düzgün turistik oteller kurduklarında çölde billur köşk kurmuş gibi alkış almışlardı.
Zaman değişti, artık Türkiye’de biriken sermaye otelciliğe akıyor. Böyle kıyılarda tahsise hiç gerek yok. Hele tahsis edilen arazinin lebiderya olup herkese kapatılması anlaşılır şey değil.
İspanya diktatörü General Franco bu konuda bizim demokrasimizden çok daha fazla çevre duyarlısı ve kamusal sorumluluğu olan biriydi. İspanya’da sahildeki otellerin hiçbiri kıyıyı tek başına kullanamazdı, herkese açıktı.
Oysa bizde bir güzel sahile yerleşip her yeri kapatıyorlar. İşletmecilik bilmediklerinden kıyıdaki nefis otelleri 30-40 dolar gecelemesine olur olmaz gruplara veriyorlar. Siz fiyat isteseniz bunun birkaç misline ancak yer alıyorsunuz ve içeride de o otelde yaşamayı bilmeyen bir kalabalıkla karşılaşıyorsunuz. Kazançlarıyla masrafları karşılayamayan bu tesisler her birkaç yılda bir el değiştiriyor.

Bize yabancı gelmeyen densiz bir tavır

Milliyet gazetesinin çarşamba günkü nüshasında MNG Holding’e ait bir şirketin, Muğla’nın Milas ilçesine bağlı Güllük Körfezi’nde tahsisle aldığı arsaya otel inşa ettirip denize izinsiz dolgu yaptırdığı haberi veriliyor. Şantiye Müdürü Sinan Karaağaçlı, Çomça Koyu’na 45 metre genişliğinde ve sıkı durun, 1200 metre uzunluğunda yaptırdığı dolguyu ve bunun için döktürdüğü tonlarca molozu nasıl savunmuş diyelim.
Karaağaçlı sazını alıp eydür; “Ol kadar molozu nişlerük, izin almaya kalksak tezce yetişmez, eyüsü mü suya döküverdük, cezası ne eytseler verürük”.
Tabii verilecek cezanın kuş yemi fiyatı olduğu açık.
Bu densizlik bana hiç yabancı gelmedi, 17 Ağustos depreminin bütün Türkiye’yi ve dünyayı sarstığı günlerde Londra’dan boş olarak dönen MNG Holding’e ait bir kargo uçağına İngilizler yardım malzemesi yüklemek istemiş, bunlar da “Parasıyla olur” deyip almamışlardı. O günlerde bütün Türkiye bunu gazetelerde okudu. Bazılarının her yaptığı iş ve söz zihniyetleriyle tutarlıdır.

Topluma örnek olan muhterem işadamları

Türkiye çalışan, inşa eden ve kazananların ülkesidir. Bütün bu zümrenin adamları birbiriyle aynı zihniyete sahip değil. Muhteremler var; STFA firmasının sahipleri Sezai Türkeş ve Fevzi Akkaya gibi, bu memleketin mühendislerine nefis el kitapları yazan, seslerini çıkarmadan binlerce çocuğu mühendis ve teknisyen olarak okutan, mütevazı giyinip yaşayan ama ismini bile bilmediğimiz köyleri gönendiren kişiler. Allah rahmet eylesin.
İnsanlar var, Suna Kıraç ve Sevgi Gönül gibi müzeler açan... Ömer Koç gibi, ilim emeklilerine pahalı armağan kitaplar çıkartıp yayınlar yapan, İzzet Baysal gibi üniversiteler kuran, Selahaddin Beyazıt gibi didinerek Galatasaray Üniversitesi öğrencilerine güvenli geçiş tüneli yaptıran veya mütevazı trikotajcı Mehmet Tosun gibi kazandığıyla “II. Abdülhamid” seminerleri tertipleyen... Bir de bunlar var, memleketin koylarını doldurup “Cezası neyse verürüz” diyenler.
Böylelerini hukuken takip ettirmeyen ama asıl önemlisi ayıplamayan bir toplum, her tatsızlığı hak etmiştir. Sağlam zihniyetliyle çürümüş zihniyetlileri birbirinden ayırt etmeyi öğrenmeliyiz.

Mezar taşı soygunu

Eskiden nebbaşlar mezarların içini soyardı. Zamanımızda memleketimizdeki mezar soygunculuğu yeni bir uzmanlık dalı edindi. Mermer mezar taşlarını alıp önceleri mıcır yapıyorlardı. Sonra sanat sevenlerin (!) sayısı arttıkça taşlar pazarlanmaya başladı. Taşların hacmi büyük geliyorsa, balyozla kırıp iki-üç parça halinde götürüyorlar.
Bahçelerinde mezar taşı koleksiyonları sergileyenlerin sınıf yelpazesi de genişledi; sadece kalantorlar değil, küçük burjuvalar da bu kategoriye dahil.
Türkiye gazetesinden genç muhabir Kurtbay Önür bazı tespitlerde bulundu. Güya camileri restore eden müteahhitlerin ya kendileri ya da onların haberi olmadan alttan alta çalışan adamları hazirelerdeki kıymetli mezar taşlarını balyozla üçe-dörde ayırıp bir köşeye yığıyor ve kolayca satıyorlar. Hatta Edirnekapı gibi büyük mezarlıkların dahi bu yüzden çölleştiği görülüyor.
En korkuncu da; güya restore ettikleri hazirelerin taşlarını çaldıktan sonra arta kalanları tören mangası gibi diziyorlar. Ne utanmazlık ve bir toplum için ne yüz karası bir görünüm...

                                                                 30.03.2008 Milliyet/Pazar
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #42 : 10 Nisan 2008, 17:50:39 »

Gündem Özel - "Cumhuriyetimize Dair''- Prof. Dr. İlber Ortaylı



Gündem Özel - "Cumhuriyetimize Dair''

[youtube=425,350]LcnUiM3us8w[/youtube]
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Administrator
*
Üye Grubu : Pro.
Cinsiyet : Bay
Nerden :
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:12:33
Mesaj Sayısı : 1812
Konu Sayısı : 845
Üye No : 1
Rep Gücü : Rep: 1338
Online Online

WWW
« Yanıtla #43 : 10 Nisan 2008, 19:46:23 »

teşekkürler
Logged

  Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, nefis seni batıl ile meşgul eder 
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #44 : 21 Nisan 2008, 17:01:01 »

Surre alayı Topkapı Sarayı’ndan geçiyor - Prof. Dr. İlber Ortaylı



Bu hafta Topkapı Sarayı Müzesi’nde “Surre-i Hümayun” sergisi açıldı. Belediyenin hazırlattığı sergi afişleri sağda solda göze çarpmıştır.
Surre alayı, Kâbe-i Muazzama’nın bakımı, her yıl eksiklerin gözden geçirilerek tamir ve inşası, Müslümanların hac farizesini yerine getirmeleri için güzergahın ve Kâbe’nin  hazırlanması ve asıl önemlisi iktisadi kaynaklardan yoksun olan bir bölgenin, yani Mekke ve Medine fukarasının geçimini sağlayacak sadakanın taşındığı hac kervanıdır. Bu taşınan paraya surre denir.
Aslında her hükümdar ve devletin böyle bir hediye ve sadakayı yollama görevi vardır ve surre tertibi, onların hakkıdır. Emeviler ve bilhassa Abbasiler surre alayları tertip ederdi. Kaynaklarımızın belirttiği üzere surre alayını gönderen ilk Osmanlı hükümdarı ise Yıldırım Bayezid ve Çelebi Sultan Mehmed Han’dır. 1443’te 14 bin altını Mekke ve Medine’ye surre alayı ile göndermiştir.
Osmanlı padişahları tekrarlanan bir hükmün aksine Yavuz Sultan Selim Han’dan önce de “Hilafet” unvanını taşırlardı. Şüphesiz bu unvanı Fatih Sultan Mehmed Han da, Sultan Bayezid Han da birçok yerde kullanmıştır; esasen Yavuz Sultan Selim Han ve Kanuni Sultan Süleyman Han’ın da bu unvanı 19’uncu yüzyıldaki padişahlar kadar sık kullanmadıkları bilinir.
Osmanlı hükümdarlarının asıl önem verdikleri makam ve unvan Mekke ve Medine’nin, yani Haremeyn-i Şerifeyn’in hakimiyetidir ve doğrusu İslamın bu iki mukaddes beldesinin “hakimiyeti” deyimi herkesin bildiği gibi Yavuz Sultan Selim Han tarafından Mısır’ın fethinden sonraki ilk hutbede “Hadim’ul Haremeyn-üş Şerifeyn” diye düzeltilmiştir.
Hac yollarının önemi
Bu makamlar Osmanlı hükümdarları için Doğu’dan Batı’ya bütün İslam dünyasının üzerinde ideolojik bir üstünlük ve ruhani değil ama psikolojik bir önderlik kurmak için çok önemliydi.
Büyük imparatorluk için hac yollarının emniyeti, sağlık hizmetlerinin görülmesi, su, konaklama ve beslenme noktalarının tamiri çok önemliydi. 16’ncı asrın başından beri Osmanlı devleti bu ağır görev için Şam beylerbeyini “hac emiri” olarak görevlendirmiştir ve doğrusu dört asır boyunca bugünkünden daha çok başarıyla götürmüştür.
Dört asrın içinde yıllık hac ziyaretini yapan Müslüman hacıların miktarı on binlerden yüz binlere katlandı. 19’uncu asırda uzak ülkelerden gelen hacılarla ortaya çıkan salgın hastalık tehlikesi etkin bir karantina teşkilatıyla büyük ölçüde önlenmiştir. Özellikle Hidivlik Mısırı’nın Memluklar devrindeki gibi Kahire mahmilini (Kâbe örtüsünü) taşıyan surre alayı ile payitaht İstanbul’dan çıkan ve Şam üzerinden geçtiği için Şam mahmili adını taşıyan surre alayını, Hicaz halkı ve eşrafı Mekke’nin dışında büyük tören ile karşılardı.
Mekke’nin fethinden beri Kâbe’nin bir libas ile örtülmesi adetti. Emevi ve Abbasiler her yıl Kâbe örtüsü gönderirdi. Bu mahmilin surre alayı ile gönderilmesi Osmanlılarda muhteşem bir kervan ve tören konusu oldu. Kanuni Sultan Süleyman yedi adet köyün gelirini her yıl dokunan Kâbe örtüsüne vakfetmişti.
Bu bölgedeki tamirat pahalıya mal oluyordu. İmparatorluğun öbür ucundan dahi usta, kalfa ve işçi sevk edildiği biliniyor. Tarihçi Suraiya Faroqhi’nin deyişiyle, bazı halde bir önemli iskelenin yıllık gümrük geliri bir duvar çekilmesi için tahsis edilebiliyordu. Her halükarda surre alayı Fausto Zonaro gibi ressamların fırçasını çekecek kadar ilginçti.



Alay çığ gibi büyürdü

Surre alayı İstanbul’dan büyük törenle yola çıkardı. Hiç şüphesiz daha başında uzak Orta Asya, Afganistan, Volga boyu Kırım ve Balkanlar ve Kafkaslar’dan gelen binlerce hacı büyük şehirlerde konaklayıp ziyaretlerini yaptıktan sonra surre alayıyla yola çıkardı ve bu alay bir çığ gibi büyüyerek Şam’a ulaşırdı. Daha başlangıçtan beri en mutena muhafız birliklere surre alayı refakat ederdi.
Hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman dünyanın lideri olduğunu hacı kafilelerini ehliyetle örgütlemesi kadar gösteren bir olay yoktur. II. Abdülhamid Han zamanında Hicaz demiryolu, Türk teknolojisi ve İslam aleminin bağışıyla tamamlanmış ve surre alayının hızını artırmıştır. Bu nedenle Şam’a dünyadan hacı aktı. Bu demiryolu üzerine bir sergi bu yıl eylül ayında Topkapı Sarayı’nda düzenlenecektir.
Surre alayı dolayısıyla müzenin depolarındaki bazı eşya teşhire kondu. Özellikle 1918’de Osmanlı’nın yenilgiyi kabul ettiği mütareke imzalandıktan sonra dahi, silahını bırakmayan ve Medine’yi İngiliz ve Arap aşiretlerin saldırısına karşı savunan, Fahrettin Paşa kuvvetlerinin Medine’den getirdikleri mukaddes eşya ve daha evvel surre alayı ile getirilen emanetler de bunların arasındadır. Surre alayı da uzun imparatorluk hayatının bir yüzünü aksettiren adetlerdendi.
Bu büyük imparatorluk için hac yollarının ve mukaddes makamların sadece hadimi olmak her şeyden önemlidir ve ne bir boş sözdür ne de boş bir hükümdür, çarpıcı bir tarihi hakikattir. 16’ncı asrın başından beri Osmanlı devleti bu görevi, yani hac yollarının güvenliği, sağlık hizmetleri, su ve konaklama tesislerinin tamir ve inşası yoluyla her yıl artan hac kafilelerini ağırlamayı büyük örgütleme kabiliyetiyle başarılı bir biçimde yerine getirmiştir. Bunun için önemli meblağlar ödenmiş, tamirat ve inşaat için işçi, usta ve hatta malzeme nakledilmiştir.



Çok zengin bir malzeme

Bu sergide de teşhir edilen malzemenin içinde E.7550 envanter numarasına kayıtlı bir belge Arafat bölgesi ahali ve eşrafının Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından getirtilen su yolu üzerine kaleme aldıkları duygulu bir teşekkürnamedir. Sekiz metre boyundaki bu teşekkürnamede bölgenin resimleri de çizilmiştir. Hiç kuşkusuz sergimizdeki diğer bir zenginlik Medine müdaafii Fahrettin Paşa’nın ve silah arkadaşları olan muhterem şüheda ve güzzatın müdafa sırasında büyük güçlük ve maharetle payitahta gönderdikleri emanet ve kaydedildiği defterdir.
Topkapı Sarayı Müzesi Emanet-i Mukaddese’de sergilenen eşya dışında özellikle Hazine ve Kumaşlar bölümünde çok zengin malzemenin teşhiri için surre alayı sergimiz büyük bir fırsat vermektedir. 25 Mayıs’ta sona erecek olan bu serginin hazırlanmasında en başta müzemizin küratörleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.  Genel Müdürü Nevzat Bayhan, sayın İsmail Kavuncu ve Nevvare Bonguoğlu’ya teşekkürü bir borç biliyoruz.

                                                                          20.04.2008 Milliyet/Pazar
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !


Google Words: Ynt: İlber Ortaylı İle.... Dosyası, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Belgesi, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Programı, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Oyunları, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Download, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Resimleri, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Hikayeleri, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Haberleri, Ynt: İlber Ortaylı İle.... İndir, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Yükle, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Videosu, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Arşivi, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Albümü,
Sayfa: 1 2 [3] 4   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: