Sayfa: 1 2 3 [4]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ynt: İlber Ortaylı İle....  (Okunma Sayısı 1819 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #45 : 27 Nisan 2008, 10:04:17 »

Türkiye’de vatandaşlık kültürü (1) - Prof. Dr. İlber Ortaylı



Bu sütunda vatandaşlık kültürümüzün ve hukukunun gelişimi üzerinde bir tartışma açmak niyetindeyim. Zira bu konu Türk milletinin tarihi serencamını ele almadan anlaşılacak gibi değildir. Şunu peşinen belirtmek gerekir; Türk vatandaşları birçok üçüncü dünyalı ve Müslüman ülkelerin vatandaşlarından çok daha bilinçli, ısrarla daha anayasal ve demokratik haklarının peşinde koşan bir toplum meydana getirir.
1980’lerin başında bir Arap ülkesinde yaptığımız bir seminerde, 1960’larda Türkiye de bulunan bir Sudanlı diplomat salondaki Arap aydınlara; “Benim bundan 15 yıldan evvel gördüğüm Türkiye’nin köylüleri dahi, bizim bürokratlarımız ve okumuşlarımızdan çok daha ötede demokrasi ve vatandaşlık bilincine sahipti” demişti. Bu bir abartma değildir; tarihin ve toplumun bilançosunu çıkarırken olumsuz ve olumlu yönleri bir arada ele almak zorundayız.
Yukarıda sözü geçen Büyükelçi Diyap’ın söylediği bu söze başka boyutları da eklemek lazım. Balkan ülkelerinde dahi uzun bir zaman Türk aydınının serbest fikirli delidoluluğundan hasetle bahsedilirdi. Demek ki sorun sadece özgürlük değil, özgürlükleri kullanacak mantık, bilgi ve sorumluluktur. Hiç şüphesiz ki şu son olanlara bakınca ülkemizin yakın tarihinde çarpık bir gelişmenin olduğunu yadsıyamayız.

Reaya kavramı

Türk imparatorluğunda Romalıların “populus” dedikleri kalabalık kitle, “reaya” deyimi ile karşılanır. Reaya bir çoban tarafından idare edilen bir topluluk, daha doğrusu bir sürüdür. Hiç şüphesiz kelimenin Eski Ahit denen Tevrat ve Yeni Ahit denen İncil’den gelen bir anlamı vardır; Allah’ın yolladığı resuller kitleyi aydınlatır ve sevk eder. Burada İslam toplumunun yöneticisi olan imam ve Batı’daki dux aynı anlamdadır.
Bu anlamda reaya, iki kategorinin yani yöneten ve yönetilenin ilkidir. Yöneten sınıf ise Osmanlı imparatorluğunda “askeri-milites”tir. Şüphesiz, bu sınıfın mutlaka savaşçı olması şart değildir. Bir Türk Osmanlı veziri gibi bir Rum veya Ermeni patriği veya başhaham veya bir Müslüman kadı veya gayrimüslim bir voyvoda bu sınıfa dahildir. “Reaya” da yine her din ve dilden yönetilen kimsedir.
Reaya için ikinci bir dikey ayrım, millet kavramıyla karşılanır. Bu milletin asıl karşılığı dini cemaattir.
Reaya yani Roma’daki populus zümresi toplumun bütün zenginliğinin ve varlığının esasıdır. Osmanlı siyasi düşünürü Kınalızade’nin devlet teorisinde bu durum bir fasit daire ile ifade edilir. Buna daire-i adalet denir.
Reaya bol ürün verir ve bu sayede asker çok alınır. Asker ise kuvvet demektir. Mevcut zenginliği korur, yaptığı savaşlar ve fetihlerle daha çok zenginlik getirir. Ama zenginliği üretecek reayanın hayatını korumak ve çalışmasını sağlamak için adalet gereklidir. “Lustitia est fundamentum regnorum-Adalet mülkün temelidir.” Buradaki mülk sadece idare değil, ama aynı zamanda zenginlik ve devlet  demektir.
Osmanlı üçüncü Roma’dır. Devlet teorisine göre; Allah yetkiyi sadece hükümdara vermiştir. Burada Allah’ın inayeti “gratia dei” ile iktidara sahip olan bir başka şahıs veya zümre yoktur. Yani ırsi bir aristokrasi (soylular) ve ruhani zümre yoktur. Bu durum İslam kadar Yahudilik için de söz konusudur. Adaletin aksi durum zulümdür, zulümden kaçınmak gerekir. Zulüm dinin emrince devlet sisteminden uzak olmalıdır.

Allah’ın bir emaneti

Bütün padişah emirnamelerinde eyalet görevlilerine Allah’ın bir emaneti olan reayaya baskı yapmamak, onu mali yönden soymamak emredilir, aksi takdirde cezalandırılacaklardır. Unutmayalım bir yönetici, Roma’daki konsülün veya Avrupa’daki baronun dokunulmazlığına sahip değildir. Bu nedenlerle çok kolay ve sık cezalandırılmış, azledilmiş, hatta idam edilmişlerdir. Buna karşılık hükümdar, reayanın idaresi için dictatur olabilir. Dictaturun karşılığı İslamda istibdaddır.
Bir kişinin her şeye hükmetmesi yani despotluğu gayri kanuni değildir. Hatta bir meziyettir. Müstebit ve istibdadı kınayanlar 19 ve 20’nci yüzyılın Jön Türkleridir. Bunlar İslamın toplum teorisinden değil, Fransız ihtilalinden esinlenmişlerdir.
Reaya Müslüman ya da gayrimüslim olsun şehirde ata binemez, silah taşıyamaz ve vergi vermek zorundadır. Angarya ve paraya dayanan bu vergilerin dine göre miktarlarında fark vardır. Cizye (yani Roma’daki capitatio; Sasani İmparatorluğu’nda gezit, Bizans’ta kephaletikon denen vergi) Osmanlılarda gayrimüslimlerden alınır.
Gayrimüslim reaya birbirinin dinine geçiş yapamaz. Mesela Yahudi ve Hıristiyanlar birbirinin dinine geçemez; bir kompartımandaki gayrimüslimlerin nüfusunun artması istenmez, ancak Müslüman olabilirler. Gene erkekler, Müslüman veya gayrimüslim, yabancı tebaadan gelin alabilir. Ama yabancı ülkeye gelin gönderilemez. Yerli Müslüman kadın gayrimüslim erkekle evlenemez. Gayrimüslim reaya askerlik yapamaz, cizye öder. Ama 19’uncu asırda bu değişti. Gayrimüslimler de subay ve nefer oldu. Mesela, Paskalya’da donanmamız Hıristiyan neferlerin eve gitmesi için limanlarda demir atardı.
Şüphesiz Türkiye yönetimi, bilhassa Tanzimat Fermanı’ndan beri idare hukuku ve ceza hukuku alanında Batı hukukundan getirdiği uygulamalar, mahkeme sistemlerinin değişmesi, öbür yandan gayrimüslim uyrukların ruhani reisler ve kiliselerin yönetiminden sivil kuruluşlara doğru kaymalarıyla büyük değişiklik geçirdi. Tanzimat devri bütün Türk tarihinde ve İslam dünyasında yeni bir dönem açtı, bunun üzerinde duracağız.

                                                                  27.04.2008 Milliyet/Pazar                     
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Sponsor Bağlantı

Reklam vermek için: deruni@bilisimzamani.net

Logged
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #46 : 04 Mayıs 2008, 11:39:14 »

Türkiye’de vatandaşlık kültürü (2) - Prof. Dr. İlber Ortaylı



Türkiye tarihinde, bütün Rusyalar Çarı olan müthiş Ivan’ın kurduğu tipte bir “okhrana” yani sözde “koruma” adlı terör örgütü yoktur. İşin garibi, gerçek anlamda kurulan siyasi polis teşkilatı bu imparatorluğun son 10 yılında ortaya çıkan ve devletin değil, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir yan örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa’dır.
Bizim tarihimizde siyaseti, yıkıcı faaliyetleri izlemekle görevli ilk polis örgütünü de Sultan II. Abdülhamid değil, ondan çok evvel Tuna vilayetinin yani bugünkü Bulgaristan’ın valisiyken Mithat Paşa kurmuştur; elhak çok başarılı olmuştur, siyasi polisle hürriyetçiliğin çatışır bir yanı yoktur. Demokrasi dediğiniz asayiş ve tehlikesizlik ortamında yükselir.

Memur hakimiyeti

Türkiye tarihinde 1520’ler Macaristan’ındaki György Dozsa başkanlığında olduğu gibi ya da aynı dönemdeki Alman köylü isyanları gibi örgütlü köylü ayaklanmaları da yoktur. Celali isyanları çoğu zaman eşkıyaların peşine takılan köylüler veya medrese talebeleri ve bir müddet sonra hepsinin başına geçen devletlu paşaların başkaldırısına dönüşmüştür. Kanlı bir şekilde bastırılan hareketler de bir daha tekrarlanmamıştır.
Türk halkı uzun ve meşakkatli bir yoldan geçti. Bununla birlikte mevcut fakirlik ortamı; sefalet ve açlık derecesine inmedi. Topraktan kopuş yanında kırsal alanda zenginleşme ve kanun hakimiyeti ise esas itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrasıdır. Lakin Tanzimat döneminden beri bu alanda başlayan değişmeleri gözden kaçırmamalıdır.
Türkiye’de kıt olan toprak değildir, ekilen toprak az olmuştur. Nihayet zirai toprakların çoğuna sahip olan devlet; herhangi bir feodal bey veya baron değildi. Elbette üretimi kontrol eden zümrelerle bizzat üretenlerin konumu farklı idi. Demek ki kontratlar sistemiyle ortaya çıkmış bir hiyerarşi yoktu. Başka bir deyişle Türkiye’nin son altı asrında bir aristokrasi yoktu ve bu yapısal özellik 14’üncü asır sonundan beri fethedilen Balkan ülkelerine de bulaşmıştır. Osmanlılık memur hâkimiyetidir.
Nazari olarak herkes memur olabilirdi. Tabii o kadar kalabalık bir görevli yani Osmanlı deyimiyle “askeri” sınıf mevcut değildi. Rekabet ama kontratlara dayanmayan bir belirsiz statü kavgası bu memurlar sınıfını başkaldırı veya kastlaşmaktan uzak tutmuştur.
Bir tımarlı ne tayin beratıyla ilk anda kesinlikle bir yere yerleşebilirdi ne de o toprağa tasarruf hakkını muhakkak elde tutabilirdi. Küçük tımarlar evlada geçse de vezir ve sancakbeyi hasları ırsi değildi; görevle sınırlıydı. Bu gibi arazi gelirleri doğrudan miras konusu olamaz ancak vakıf statüsüyle evlada gelirden bir hisse bırakılabilirdi.

Ümitsiz bir durum

Mülkiyet elde olmadığı için paşaların çocuklarının bu sabit gelirleri enflasyon karşısında eriyip gitmiştir. Başlangıçta kastlaşmaya kalkanlar, Fatih Sultan Mehmet’in emriyle cellada verildi. Sokullu Mehmed Paşa’nın nepotist yani aileci idaresi bizzat vezirin başını yedi. Köprülüler çok uzun devam edemediler. Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın yeğenciliği sona erdi. Daha evvel Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin akıbeti de malum. Tanzimat’ta bir aristokrasi kurması mümkün olan Mustafa Reşit Paşa dahi bunu beceremedi.
Türkiye tırmanan insanların imparatorluğuydu. Lakin tırmandıkları yeri kuşaklar boyu elde tutamadılar. Köyden gelen devşirme vezirin torunları İstanbul’un kenar mahallelerinde eriyip gittiler. Bu Balkanlar’da da benzer biçimde tezahür etti. Demokrasi için iyi ama siyasi kültür, kurumlaşma, gelenekleşme için son derece de ümitsiz bir durum. Türkiye demokrasisinin en önemli kusuru ve sorunu bu; kendini nasıl gösterdiği ve nasıl çözülebileceği üzerinde duracağız.

                                                             04.05.2008 Milliyet/Pazar
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #47 : 18 Mayıs 2008, 09:07:06 »

Türkiye’nin adı - Prof. Dr. İlber Ortaylı



Önceki kuşaklar “Türkiya” derdi; hatta bizi okutan ortaokul, lise öğretmenlerinin bazılarından bu telaffuzu aldık. Gerçekten “Türkiye” diyenler, bir ara dilimizin ses uyumu kuralına uygun bu söyleyişi korumak için kanun yoluna müracaat ettiler; 1950’de TBMM’ye seçilen Nazlı Tlabar, bu konuda bir kanun teklif etti ve kabul edildi. Ama “Türkiye” şeklindeki telaffuz ve yazım zaten çoktan haritalarda ve kitaplarda kabul görmüştü.
Aslında ülkemizin böyle adlandırılması, tuhaftır ki bizim dedelerimizin değil, bu ülkeyi başlangıçtan beri çok iyi tanıyan İtalyanların işidir. Bizim dedelerimiz buraya “iklim-i Rum” derdi. Onların siyasi hedef ve misyonları Roma İmparatorluğu’nu ele geçirmekti. Anadolu toprağındaki Roma’yı yani Garplıların sonradan Bizans dedikleri imparatorluğu ele geçirmeye başlamakla elhak bu yolda da ilerlediler.
Onların Rum-Roma dedikleri yere İtalyanlar “Turchia” veya “Turcmenia” derlerdi. Bütün orta zaman Alman seyyahları “Turkei, Tirkenland” veya Fransızlar “Turquie” derlerdi. 16’ncı asırda İngilizce seyahatname kaleme alan Nicola de Nicolay “Turkie” diyor. Bizim bugünkü söyleyişimize yakın.

“Medvedov” yani “ayızade”[

Sonradan İngilizce konuşup yazanlar, bu “Turkie” yazılışını nasıl “Turkey”e çevirdiler elan bir muamma. Muhtemelen bu telaffuzda Hint adalarının ünlü kuşunun yanlış bir bağlantısını kurdular.
Aslında Hindî diye söz ettiğimiz ülkenin de yerli adı “Baharat”tır. Egzotik, uzak ülkelerin isimleri otlarla, hayvanlarla gayet kolay karıştırılıyor. Schottenstiftung İskoç Vakfı aslında İrlandalı Katolik rahiplerin kurduğu bir okul ve imaretti. Ama halkın öyle diyeceği tuttu. 18’inci asrın Batı Avrupa’sında halk Yunanlılarla Türkleri birbirine karıştırırdı; aydınlar istediği kadar neo-Helenizmi temsil etsinler.
Bütün 19’uncu asır basınında ülkeler alegorik olarak hayvan resmiyle temsil edilirdi. Rusya ayı, Fransa horoz, Osmanlı İmparatorluğu da “Turkey” olarak fesli bir hindi ile temsil ediliyordu. Hayvanla temsil edilmek diğer ülkeler için büyük bir sorun değildi. Zaten hayvan adını soyadı olarak alanlar sürüyledir. Rusya’nın yeni cumhurbaşkanı “Medvedov” yani “ayızade”, bir alay Almanın adı “Baer”, yani “ayı”, soyadı “Katz” yani kedi olanlar, hatta “Hund” yani köpek olanlar da var. “Haaze” yani tavşan Almanya ve Hollanda’da sevimli ve yaygın adlardan.

Rahatsız edici deyimler

Bizim de İngilizce bilen (!) kesimde, bu dildeki “Turkey” ismi büyük tepki uyandırdı. Oysa hindi küçük harfle, bizim ülkenin adı ise büyük harfle ve harfitarifsiz yazılır. Gerçekten bu ismi değiştirmeye kalkanlar var; onların bu safdil çabasına karşı, fırsat bu fırsat diyerek saldıran antimilliyetçiler var. Bizim ülkemizde milliyetçi takımın açıkları kadar bu sözde milliyetçilik düşmanlarının da grotesk, gülüncün ötesinde davranışlar gösterdiği açık.
Milliyetçiliğin kendisi kadar karşıtı olan görüşte de ileri gidilince sadece mantık sapması değil, fuzuli laf edildiği açık. Kim ne derse desin, açık hakaret taşımayan ülke adlandırmalarına itiraz etmek gereksiz. Etiyopya’ya Habeşistan diyemeyiz ama Yunanistan’a “Yunanistan” diyemezsin diyenlere ancak gülünür. Habeşistan maalesef köleliği çağrıştırıyor, Yunanistan ise “İyonyalılara” Şark milletlerinin verdiği isim, daha doğrusu bir telaffuz biçimi.
Türkiye konusunda asıl tartışılacak ve rahatsız edici manasızlık bizdeki bazı kimselerin uydurduğu “Türkiyeli”, “Türkiyelilik” gibi deyimlerdir. Bazı safdiller veya herkesi bir şey bilmiyor zanneden tipler, “A efendim ne var bunda, Amerikalı oluyor da Türkiyeli niye olmaz?” diyorlar.
Bir kere Amerika, Kolomb’un keşfettiği kıtanın ayrı bir kıta olduğunun farkına varan Cenovalı kaptan Amerigo Vespucci’nin adından geliyor. Amerikalılık Anglo-Sakson göçü ve İngiliz dili etrafında oluşan göçmenler için uygun, Türkiye ise içinde Türk adı taşıyor, böyle bir benzerlikle ilgisi yok. Bir ülkenin böyle bir etnik kimliğe kavuştuğunu ecnebilerin bile görmesiyle ülkemizin geniş ölçüde Türkleşmesinden beri kullanılan bir isim.
“Türkiyeli” ismi tercüme edilemez, içeriği bakımından bu kelimeyi teklif edenlerin de amacını zaten karşılamaz. Başka bir kimlik kullanmak isteyenler bunu ifade edebilirler. Ama bunun için ülke yurttaşlığının ve kimliğin adını değiştirmelerine lüzum yoktur, hakları olduğunu da zannetmiyoruz.
Türkiyelilik, Belçikalı gibi bir tabir de olamaz. Zaten Belçika kimliği ve varlığının da nerelere gideceğini Allah bilir. 1830’dan beri hiçbir şeyleri yerlerine oturamadı; iktisadi vaziyetleri büyük sorunlar taşımamasına rağmen, ülkenin içinde kullanılan dil açısından dahi büyük sorunlar var. Bu yeri geldikçe ele alınacak bir konudur; birtakım Flaman çevrelerin Fransa’ya “Alın Valonlarınızı da gidin” dedikleri dahi bir gerçektir. Bazı sorunları çözmek için sorun yaratmak, tarih ve coğrafyaya müracaat etmeyen ucuzcu bir yöntemdir.



Kraliçe’nin ziyaret günleri

Kraliçe II. Elizabeth’in gezisi Ankara’da bir resmi kabulle başladı; itiraf etmek lazım ki Ankara’daki çevreler İngilizlerin protokolüne uymuştu. Kraliçe “Bu ritüeli izlemekten onur duyarım” diyerek uzun Anıtkabir ziyaretini kısaltmayı önerenleri de bertaraf etti.
Ziyaretin merkezi Ankara’ydı, İstanbul ve Bursa’ya gelip gitmelerle bu resmi ziyaret tamamlandı. 14 Mayıs günü Bursa, Osmanlı tarihi ve çini sanatı üzerinde epeydir okuma yapan Kraliçe için tek turistik geziydi. Şehir idaresi ve halk, ziyareti dünyaya bir propaganda olarak değerlendirdi, haklıydılar ama neredeyse her esnaf cemiyeti ve her dükkan kendisine bir hediye sunmak istedi, güvenlik nedeniyle bunlar ister istemez reddedildi. Ziyaret sırasında Bursalı hanımların olağanüstü tezahüratı görüldü.
I. Çelebi Sultan Mehmed adına yapılan Yeşil Cami ve yine “Yeşil” diye anılan türbe Kraliçe’nin ziyaretinin odak noktasıydı. Camide ilgiyle gezdi, türbede genç restaratörlerin çalışmasını dikkatle takip edip sorular sordu. Bunlar Türkiye tarihini ve sanatını uzun zamandır tanımaya çalışan bir hükümdarın sempatik yönleriydi.
Yeşil Cami’de Kuran-ı Kerim de tilavet edildi. Doğrusu Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından Mehmet Emin Ay beyin usulünü pek çekici bulduğumu söyleyemem. Gezi Yeşil Cami’nin hemen yanı başına İznik Eğitim ve Öğretim Vakfı kurucusu Prof. Işıl Akbaygil’in ustalıkla naklettiği bir çini atölyesini ziyaretle bitti. Doğrusu İznik çinilerinin dirilişinde bu vakfın hizmetini herkes takdir eder, Kraliçe de etti.
15 Mayıs Perşembe günü II. Elizabeth Ankara’dan gelerek Ortaköy-Karaköy arasında bir yarım Boğaz turu yaptı, muhteşem İstanbul’u gözledi, İstanbul Modern’i gezdi ve Illustrious helikopter gemisinde verdiği bir resepsiyonla İstanbulluları selamladı. Bu masraflı geliş bile resepsiyona verdikleri önemi kanıtlıyor.

Siyasi bir gezi

üphesiz bu gezi Britanya hükümdarının, hükümetinin telkiniyle gerçekleştirdiği siyasi bir ziyarettir. Tanzimat’tan beri İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında bilhassa Rusya’ya karşı hasım bir politika güttüğü malum. Önce liberallerin başındaki Gladstone ve nihayet I. Dünya Savaşı öncesindeki düşmanca ittifaklar dolayısıyla Britanya, Türklerin imparatorluğu ile karşı karşıya geldi.
Uzun savaşı boyunca İngiliz imparatorluğunun asıl çarpıştığı cephe Ortadoğu’dur. Galiçya ve Sarıkamış’taki Ruslarla çarpışmanın dışında Süveyş, Gelibolu, Filistin ve Irak’ta Britanya ile dört yıl savaşıldı ve ardından gelen mütareke dönemindeki işgal yılları Türklerin hafızasında derin yaralar açtı, kolay unutulmaz.
İngiltere umumi harpteki yanlış seçimini itiraf etmiştir. Fakat diplomaside de bir deha olan büyük Atatürk, Britanya ile olan yakın ilişkilerini yeniden tamir etme yolunu seçti, I. Harp’in hatalarını tekrarlamadı.
Bugün de Britanya, Avrupa Birliği içerisinde Fransa-Almanya bloku ve müttefiklerinin Türkiye’ye karşı hasmane tavırlarına katılmıyor. İsveç, İtalya, İspanya, hatta Çekya gibi üyeler de Avrupa Birliği içinde Türkiye’nin yer alması gerektiğini vurguluyor. Fransız-Alman blokuna karşı Türkiye taraftarı politikasını ve asıl önemlisi kendi ağırlığını sergilemek için başvurduğu yollardan birisi de bu Türkiye ziyaretidir ve başarılıdır.
                                                                  18.05.2008 Milliyet/Pazar     
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #48 : 06 Temmuz 2008, 12:12:12 »

Kültür adamı III. Selim’i anıyoruz - Prof. Dr. İlber Ortaylı



Sultan III. Selim 24 Aralık 1761’de doğdu. 1774 Ocak’ında ilimlere ve sanatlara aşık olan babası III. Mustafa uzun süren bir harbin getirdiği yenilginin kahrından öldü. Rusya’nın Suvorof’tan sonra karşımıza çıkan Rumyansef gibi bir generali Küçük Kaynarca Antlaşması’na doğru giden gelişmeleri başlatmıştı. Doğrusu, 18’inci yüzyılda Rusya ve Avusturya’nın karşısında karada yer yer gerilemeler, zaman zaman da direniş ve mevzii zaferlerle imparatorluk tutunabiliyordu.
Osmanlı 1699 Karlofça Barışı’ndan beri askeri teknolojisini Avrupa standartlarında yenilemeye başlamıştı. Topçuluk düzeni, süvari kuvvetleri yenileniyordu. Askeri modernleşme tamamlanmış değildi, ama kısmi neticesi de görülüyordu. 1768’de Polonya’nın işlerine Rusya’nın karışmasından dolayı Osmanlı Rusya’ya harp ilan etmişti.
Bu savaşın en kötü olayı 1770 Temmuz’unda donanmamızın Çeşme Körfezi’nde Rus donanması tarafından ablukaya alınıp yakılması olur. Çeşme Faciası’nın tek önemli olayı Cezayirli Hasan Paşa’nın kendi komutasındaki gemileri kurtarması ve Limni Adası civarında Rus donanmasını püskürtüp boğazları müdafaaya almasıdır. Cezayirli Hasan Paşa bu olaydan sonra kaptanıderya tayin edildi ve donanmada da ilk reformlara başlandı.



Osmanlı klasiklerini okudu
III. Selim’in mahzun bir veliahtlık dönemi vardı. Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak için her şeyi planlamaya başladı ve galiba aydın bürokrasinin her şeyi gerçekleştirebileceğini düşündü. Nizam-ı Cedid takımının adı büyük kendileri kifayetsizdi ve galiba birkaç akıllı adamı da öbürküler saf dışı etti.
Sınıf tırmanan insanlar bazen mucizeler yaratır, bazen de adamakıllı çığrından çıkarlar. At sahibine göre kişner. III. Selim Han etrafını dizginleyen bir lider olamadı. Büyük Petro başta Prens Mençikof dahil bütün adamlarını sopadan geçirirdi. II. Mahmut Han ise o kadar zahmete ihtiyaç duymaz, cellada teslim ederdi. Reform devrine şiddet lazımdır.
Uzun veliahtlığı sırasında amcası I. Abdülhamid yumuşak karakterli, müstebit olmaktan uzak biriydi. Cariyesine yalvaran aşk mektupları yazan tek hükümdar odur. Böyle mutedil karakterli bir padişahtan ileride II. Mahmud gibi bir şedid acımasız oğlunun çıkması ilginçtir. III. Selim aydın bir veliahtlık dönemini yaşadı. Musikide memleketin en sevilen bestekarıydı ve bizzat kuzeni II. Mahmud’u da çok etkiledi. Ama II. Mahmud ne kadar göz dolduran bir hattatsa, III. Selim o derece de kötü yazısı olan bir hükümdardı.
Osmanlı klasik eserlerini okudu, politika ilmine merak sardı, politika ilmini öğrenmek için safdil bir gayretle Fransa Kralı XVI. Louis ile dahi mektuplaştı. Hükümdarın bilgisi dışındaki bu mektuplaşma o zaman ağır bir suçtu. Nitekim III. Selim’den 70 yıl önce böyle bir fiilde bulunan Rusya veliahdı Aleksi Petrovic, babası Büyük Petro’nun gözünün önünde işkenceyle öldürülmüştür. I. Abdülhamid ise iyi bir insandı, yeğenine kıymayı bile düşünmedi. Bu fiili bir ihtarla men etti.
III. Selim 7 Nisan 1789’da tahta geçti; Buzu bozgunundan sonra Rusya Tuna’nın kuzeyinde ilerlemeye başladı. General Suvarof, İsmail Kalesi’nin kuşatmasını inatla sürdürdü ve ani bir hücumla aldı. Padişah böyle bir ortamda tahta çıkmıştı ve kararını uyguladı; Nizam-ı Cedid teşkilatını kurdu, muhteşem bir eser olan Selimiye Kışlası’nı inşa ettirdi. Bu kışla bugün de Birinci Ordu merkezidir. Türkiye’de askerliğin ve askeri ihtiyaçların ne kadar önde geldiğini gösterir. Bu nedenle emekli ordu komutanlarını sivil polislere kolundan sürükletmek tarihi realite ve geleceğimizin inşasına tamamen ters, akıl dışı davranışlardır.
Halk, Nizam-ı Cedid askerinin talimi, mühimmatın alımı, yeni dökümhaneler ve silah imalathanelerinin kurulması için konan aşırı vergilere her zaman olduğu gibi tepki gösterdi. Ama fitneyi üreten kesimler daha da gürültücüydü. Nitekim dönemin popüler tarih yazarı Yayla İmamızade risalesinde bu gibi provokatörleri; “Nizam-ı Cedid’in karşısında laf söylemeyi kâr bilen bir alay taharetini bilmez”ler diye ifade eder.
Bir müddet sonra Rumeli Kavağı’nın muhafızı olan Laz uşakları başlarında zabitleri ile şehre yürüdüler. III. Selim tahttan indirildi, Kabakçı Mustafa ve hempaları amcası oğlu şehzade Mustafa’yı IV. Mustafa olarak tahtta çıkardılar. Osmanlı tarihinin en karışık bir yılı geçti. Kabakçı Mustafa ve hempaları arasında Aygır İmam diye bir tip de vardı. Sahanda üç okka pastırma üzerine 40 yumurta kırmış, yedikten sonra çatlayarak ölmüştü.
Kısa zamanda Hareket Ordusu’ndan 100 sene evvelki benzerlik tekrarlandı. Rusçuk ayanı yani o bölgeyi idare ve savunmadan sorumlu Alemdar Mustafa Paşa kendisine başlı diğer Rumeli ayanları ile başkente geldi. Rumeli III. Selim’i istiyordu. Saraya saldırdılar.

200 yıl önce katledildi
IV. Mustafa 28 Temmuz 1808 günü yani bundan 200 sene evvel sanatkar padişahı en adi bir biçimde katlettirdi. Şehzade Mahmud’u da takip etmeye başladılar ama onu Cevri Kalfa başta olmak üzere saray kadınları katillerin elinden kurtardı. Hanedanın son erkeğini kurtarmak için Cevri Kalfa kendini öne atmıştır, tabii ki unutulmadı. Şehirde Cevri Kalfa okulu, çeşmesi, camii var ve Valide Nakşidil Sultan’ın türbesinde, onun yanıbaşında gömülü.
Alemdar Mustafa Paşa yeniçerilerin ayaklanmasında Sadaret konağının barut deposunu uçurarak helak oldu. Dedikodulara göre II. Mahmud kimseye borçlu kalmak istemedi ve bu katliama göz yumdu ama ondan sonra aslan kesildi. Vaka-i Hayriye dediğimiz yeniçeri katliamı başlamıştı.
Bir asır önce Rusya’da Büyük Petro’nun tüfekçi askerini katletmesi gibi bir olay ama dahi tarihçi Cevdet Paşa’ya sorarsanız; “Büyük Petro’nun strelitzleri ortadan kaldırması Rusya’nın sırtından bir uru kazımak gibidir. Halbuki yeniçeri devleti aliyenin yüreğinde bir seratan, yani kanserdi; onun kazımasıyla çok şeyi değiştirmek gerekti.”
Bu hafta Topkapı Sarayı’nda Sultan III. Selim Han’ı, katledildiği temmuz ayının başında mütevazı bir bilimsel seminer ve bir konserle anacağız. Ne olursa olsun müşfik bir reformatördü ve 18’inci yüzyılın renkli bir Osmanlı kültür adamıydı.

                                                                    06.07.2008 Milliyet/Pazar
Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !
Co Admin
*
Üye Grubu : Pro.
Yaş : 20
Cinsiyet : Bay
Nerden : Bursa
Kayıt Tarihi : 02 Nisan 2007, 15:16:57
Mesaj Sayısı : 1076
Konu Sayısı : 242
Üye No : 5
Rep Gücü : Rep: 334
Kişisel Mesaj : İz Bırakanlar Unutulmaz!!!
Online Online

WWW
« Yanıtla #49 : 23 Eylül 2008, 13:44:51 »

Osmanlı sadrazamları - Prof. Dr. İlber Ortaylı



Sadrazamlık 17’nci yüzyıldan beri bugün İstanbul Valiliği binasının bulunduğu yerde bir konakta faaliyet gösterirdi. O vakte kadar sadrazamların konakları bile şahsiydi. Maiyetindeki memurların çok azı; yani nişancı, reisülküttab gibileri devletin merkez bürokrasisinin vazifelileriydi.
Burada vazife kelimesi maaş anlamındadır, diğerleri veziriazamın kapıkulu halkıydı. Sadrazamın, Anadolu ve Rumeli’deki muhteşem haslarından gelen gelir, bundan başka padişah atiyyesi birtakım tahsisat ve şuna dikkat edelim pişkeş denen, bir yere tayin edilenlerin kendisine verdiği resmi hediyelerden oluşan geniş bir geliri vardı ki; maiyetini buradan beslerdi.
19’uncu asırda bile büyük valilerin birtakım memurları bu statüdeydi. Merkez bürokrasisinin kuvvetlenmesi, anonim bir kimlik kazanması Tanzimat ve II. Abdülhamid devirlerine ait gelişmedir ve II. Meşrutiyet devrinde kuvvetli Maliye Nazırı Mehmet Cavid bey sayesinde ilmi bir bütçe ve barem kanununun çıkarılmasıyla, memuriyet paşaların değil, devletin rüknü haline getirilmiştir.
Osmanlı sadrazamları üzerinde bizim yarı aydın çevrelerimizde çok farklı değerlendirmeler dolaşır. Bunlardan bir tanesi sadrazamların padişahın emir kulu olduğu ve yolsuzluk yaptığıdır. Şu kadarını söyleyelim, başbakansız hükümdar olmaz. Ne 14. Louis’yi ne Kraliçe I. Elizabeth’i hele Victoria’yı ne de büyük Napolyon’u başbakansız düşünebilirsiniz.

Servetini askerlere maaş diye dağıttı
Fatih Sultan Mehmet vezirleriyle vardır, aynı keyfiyet onlara çok sert davranan Yavuz Sultan Selim için de söz konusudur. Hele Kanuni Sultan Süleyman vezirlerine vezir olmayı öğreten ve onlardan kudretli yardımcılar yaratan bir hükümdardır. Osmanlı tarihinin en uzun süre iş gören sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa bu sürecin bir ürünüdür.
Bu başvezirlerin özelliği mührünü aldıkları padişah adına fevkalade yetkili ve ani karar verebilen baş görevliler olmalarıdır. Hele sefer esnasında Serdar-ı Ekrem unvanını alan başvezir tuğralı boş kağıtlara padişah adına ferman yazdırabilir. Sulhta dahi memleketin bir ucundan bir ucuna asayiş için askerleri, inşaatlar için işgücünü sevkedebilir. Cezalandırma yetkisi padişahınkine yakındır. Tabii bu ağır bir mesuliyet getirir; yalan söylediği ve ihanet içinde olduğuna kanaat getirenin boynu vurulur.
Osmanzade Ahmed Ta’ib’in “Hadikat’ül Vüzera / Vezirlerin Bahçesi” adlı, sadrazamların hayat hikayelerini anlatan klasik eseri üzerinde istatistik çalışma yapan öğrencim, İçişleri Bakanlığı mensuplarından Sait Aşkın bilhassa devşirme paşaların yarıya yakınının azil, yüzde 20 kadarının siyaseten katlle görevlerinin sona erdiğini; fakat ilginçtir ki mesela Abaza kökenli başvezirlerin yüzde 20’sinin muharebelerde şehit düştüğünü, yüzde 5’inin sefer sırasında öldüğünü ortaya koymuştur.
Osmanlı veziriazamları içinde Özdemiroğlu Osman Paşa gibi şahsi servetini Tebriz’i kuşatan askere maaş diye dağıtan da vardır. Hiç kuşkusuz böylesinin yanında rüşvet yiyenler de... Siyaseten katl ve müsadere gibi iki adet Osmanlı devletinde ancak Tanzimat asrında ortadan kalktı. Bu devirde önde gelen devlet adamlarının maaşları ve imkanlarıyla geçinmelerinde bürokrasinin kurduğu kontrol sisteminin ardında, her şeyden önce uzun bir denetim geleneği yatar.
Unutmayalım, bütün Avrupa’nın hayran olduğu Mustafa Reşit Paşa ve Mehmet Emin Ali Paşa gibi devlet adamlarının konakları vazgeçin Avusturya ve Rusya’daki meslektaşlarının saraylarıyla boy ölçüşmeyi, Mısır’daki zenginliklerle bile yarışamazdı. İstanbul’da ayakta kalan sadrazam konağı pek azdır ve doğrusunu isterseniz nadir numunelere baktığımızda da ayakta kalabilecek olanı da yoktur.
Askeri bir imparatorlukta her şeyden önemlisi askeri masraflardı. Türkiye tüketimi devlet adamı lüksünü 1980’lerden sonra tanıdı.

Sadrazamlık makamında  sadece dokuz gün kaldı
Osmanlı sadrazamları içinde Lala Mehmet Paşa gibi şirpençe denen menhus hastalıktan ölene kadar sadece dokuz gün, evet sadece dokuz gün sadrazam olanlar olduğu gibi, Koca Sinan Paşa gibi beş kere sadaret makamına azledilip dönen veya Sokullu gibi Kanuni’den itibaren üç padişaha sadrazamlık yapan ve muhtemelen tertipli bir suikastla iktidarına son verilenler hep bir aradadır.
Devletin ilk 150 yılında Türkler sadrazam olmuştur, bunların yüzde 60 kadarı ilmiye sınıfından geliyordu, sonraki iki asır boyu, 17’nci yüzyıla kadar askerler ve devşirmeler hakim olmuştur. Fakat sadrazamların, maliyeciler yani defterdarlara ve bilhassa imparatorluk kadastrosunu ve arazi sistemini denetiminde tutan nişancılara söz geçirebildiklerini söylemek mümkün değildir. Çünkü sistem eski İran’da, İslam imparatorluklarında ve Bizans’ta da böyle işlerdi ve doğrusu da buydu.
19’uncu yüzyıla gelene kadar Enderun’dan yetişme çok bilgili, Osmanlı kültürünü musikisi, edebiyatı, hatta sporuyla sindirmiş Sokullu Mehmet Paşa, Ferhat Paşa, Cağalazade Sinan Paşa gibi (Bu sonuncusu bir İtalyan soylusu Kont Cigalo’nun soyundan geliyor) devletluların yanında, yeniçeri ocağından gelenler içinde daha çok muharebe ve beden eğitimi ile yetişmiş okuması yazması olmayan Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Köprülü Mehmet Paşa gibi ünlü vezirler de vardı. Bunların başarıları öbürlerinden aşağı kalmazdı. Ve bu vezirlerin hepsi Müslümanlığı, Türk dilini ve kimliğini benimsemişti.

Ananeye mutlaka dikkat edilmeli
Yukarda Osmanlı sadrazamları içinde önemli sayıda vezirin savaşlarda şehit düştüğünü bildirmiştik;  geniş biyografik bilgisiyle bu gibi portreleri vurgulayan Yılmaz Öztuna; IV. Murad Han’ın Bağdat seferi sırasında surların önünde şehit düşen Tayyar Mehmet Paşa’yı ve aynı bölgede daha önceden Bağdat muhafazasındayken İran Safevilerinin hücumu sırasında şehri savunurken şehit düşen babası Uçar Mehmet Paşa’yı zikrediyor. 18’inci yüzyıl savaşları alim sadrazam Fazıl Mustafa Paşa ve şehit Ali Paşa gibi askerleri tanımıştır.
Babıali denen binada Osmanlı Sadareti, Hariciye nezareti ile iç içedir çünkü müşterek mesai söz konusudur. Bu diplomasiyi de aşar, devletin bazı mahrem işlerini de kapsardı. Cumhuriyet döneminde de çok uzun zamanlar Hariciye müsteşarı olan büyükelçiler birçok konuda başbakanlara gerçek anlamda müsteşarlık yapmıştır. Ankara’da iki bina her zaman iç içeydi. Kim ne derse desin Turgut Özal’dan başlayarak başbakanlar, Dışişleri Bakanlığı mensuplarını itelemeye çalıştılar ama her seferinde onlara daha çok sarılmak zorunda kaldılar. Türkiye eski bir devlettir; bu devleti yapan tarih ve gelenektir. Ondan vazgeçilemez ve başarılı olmak için ananeye dikkat etmek gerekir.
Osmanlı sadrazamları hiçbir zaman idare edilen halkla muhatap olmak, onlara hesap vermek durumunda değildi. Parlamentoda hükümet ancak II. Meşrutiyet’ten sonra güvenoyu vermiştir. Bu nedenle kitle karşısında konuşmak ve bunun getirdiği belagat 1946’ya kadar söz konusu değildi. Güzel konuşan başvekillerimiz dahil; mesela uzun parlamento ve kabine geleneği olan Britanya’nın aksine kitleyle temasta ve demeçlerde, daima üslup ve muhtevada ölçüyü kaçırmışlardır. Hiç şüphesiz ki kitleyle bu tip bir ilişki daha uzun zaman ister ve mutlaka partilerde özel bir eğitim gerektirir.
                                                               
                                                                21.09.2008  Milliyet/Pazar
« Son Düzenleme: 23 Eylül 2008, 13:49:03 Gönderen: KüÇüK AğA » Logged


Üye Olun veya Giriş Yapın



Üye Olun veya Giriş Yapın
◄ Ŧ Á Я І Ħ    K U Ł Ü ß Ü ►► KATILMAK İÇİN TIKLA !


Google Words: Ynt: İlber Ortaylı İle.... Dosyası, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Belgesi, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Programı, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Oyunları, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Download, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Resimleri, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Hikayeleri, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Haberleri, Ynt: İlber Ortaylı İle.... İndir, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Yükle, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Videosu, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Arşivi, Ynt: İlber Ortaylı İle.... Albümü,
Sayfa: 1 2 3 [4]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: